Konusu
: " Kendiniz, yakın ve uzak gelecekteki yaşamınız hakkında ne düşünüyorsunuz ? "


Yazar rumuzu:ayane639
Eser sıra no:110203eser01


BEN, BUGÜN VE YARIN

Yazmak, epeyce zor iş. Özellikle de gelecek hakkında, geleceğinden umutsuz birisi yazıyorsa; yani ben. Önce kalemi tutacak, onu kâğıtla konuşturacak cesarete sahip olmalı insan. Hepsinden önce kalemi tutacak olan şahsın söyleyecek sözü olmalı. Bir şeyler bilmeli ki anlatsın, dolmalı ki boşalsın. Tıpkı bir arıyı andırmalı yazar. Önce her rengin, her kokunun farkına varmalı bin bir çiçekte. Her ânını başka bir yaprakta solumalı zamanın. Yapılan bal işçilik harikası olmalı, küçücük altıgenlerde.

Büyük ustaların nakış misali işlenmiş eserlerini okuyunca tuttuğum kalemden utanıyorum ister istemez. Bir yanda hâlâ çiçek kokan duru bir bal; öte tarafta su ve şekerden elde edilmiş bulanık bir karışım. Kıyaslamaya kalkınca bunlar düşüyor aklıma. Yazdığım her iki kelimeden birine bir çizik atasım yahut kâğıdı buruşturup fırlatasım geliyor. Tam cesaretimi toparlayıp, biraz mahcup da olsam kalemi oynatmaya başlıyorum satır aralarında. Derli toplu bir yazı hâline gelene dek, satırlar o doğuşun sancısını çekiyor. Yazık ki bu defa da konu ürpertiyor beni: Ben ve geleceğim. Henüz keşfini tamamlayamadığım bir “ben” ve bana ne sunacağını kestiremediğim karamsar “yarınlarım”…

Yakın ya da uzak fark etmez; gelecek adına net bir fikir yürütmek oldukça zor. İlerlerken değişmek, değişirken ilerlemek, fazlasıyla çileli bir yolculuk. Kimi zaman 21. yüzyıl insanı olduğuma hayıflanmıyor değilim. Belki yüz yıl öncesinin zamanına daha kolay hâkim olabilirdim. Hem o zamanın gözüyle baktığımda bugün, ancak bir ütopya olabilirdi.
Malum, devir bilgi devri; atom çağında yaşıyoruz. Teknoloji almış başını gidiyor. Sanal bir âlemin esiri olmuşuz. Bilmiyorum, belki sanal âlemi esir alabilmiş birkaç bahtiyar vardır. İtiraf etmem gerekirse bu bahtiyarlardan biri olamadım. Test ile tost arasına sıkışmış, çoktan seçmeli bir ömrü tüketiyorum. Yüzde yirmi doğruluk ihtimalleriyle atıyorum adımlarımı. Nasılsa beş şıktan biri doğru olmak zorunda…

Biz oturup hemen sınav sonrası unutmak üzere ezberlerimizi yaparken kimi, dünyayla yetinmeyip uzayı keşfe çıkıyor kimi, oturduğu yerden internet aracılığıyla dünyanın öbür ucundaki akıl almaz bilgileri elde ediyor kimi, geçmişi kimiyse geleceği didikliyor. İnsanların bir kısmı hak, hukuk, adalet, insan hakları, özgürlük, millî varlık, evrensel değerlerden bahsediyorken bir kısmı ise, acı lakin gerçek, türlü savaşları kurguluyor beyinlerinde. Kim bilir ki? Belki de kan kokan bir gelecek bekliyor bizi.

Bense hayalini kuruyorum tüm angaryalardan kurtuluşumun, “Hey, ben de varım, buradayım!” diyeceğim günün. Belki bir defada sesimi duymayacaklar; ama olsun. Ben yılmayacağım. Onlar kulaklarını kapadıkça ben ‘’adalet’’ diye haykıracağım, onlar mazlumların ayaklarına bir bir çelme takıp düşürdükçe ben de düşenlerin ellerinden tek tek tutup kaldıracağım. İnsanlığın yaşamaya devam edebilmesi için savaşacağım var gücümle…

Bazen tüm bunları elimin tersiyle, eski bir kitabın yıllanmış tozlarını siler gibi bir kenara atıp, kendimi hayalini kurduğum geleceğin içinde buluyorum. Sakin, sessiz, temiz, iç açıcı, hoş bir çalışma odası… İki yana uzanan, birbirine paralel döşenmiş iki uzunca kitaplık... Sağımdan tarih, solumdan edebiyat, arkamdan bilim, önümden hukuk kokusu gelip, işliyor içime. Aralarında yılları sırtlanmış kitaplarım var; yaşça biraz küçük benden. Gözüme her iliştiğinde, dokunmadan geçemediğim o kitabı yine alıyorum. Evet, ilk kitaplarımdan biri, ilk dostlarımdan…

Nerden baksan kırk yıllık var. Kırk koca senenin rüzgârı okşamış sayfalarını. İçime çekiyorum kokusunu, derinlere ta derinlere kadar… Ortalardan bir sayfa seçip biraz okuyorum hatırlamak mahiyetinde. O sırada şöminenin karşısındaki metalleşen dünyaya inat doğallığını korumayı başaran sallanan ahşap sandalyeme yerleşiyorum. Ateşin çıtırtısı, Türk sanat müziğine eşlik eder gibi, ikisi birlikte alıp götürüyor beni. Zamanı durdurmuş, dış dünyayı unutmuş, insan denen mahlûktan uzaktayım. Kapıma dayanacak bir alacaklım, peşinden koştuğum bir borçlum yok. Ne sanayi bacalarından fışkıran boğucu duman ne o dumanın getirdiği renk kirliliği var çevremde. Penceremde iki menekşe, biri kırmızı diğeri beyaz…

Ve inatla penceremden içeri girmek isteyen güneş… İçerdeki saadeti kıskanmış olmalı ısrarına bakılırsa. En güzeli ise yıllara meydan okurcasına henüz camların arkasına saklanmamış gözlerim. Hâlâ güzelim sayfalara ve kâinata vasıtasız bakıyorum, on beşlik halim gibi pürüzsüz görüyorum tüm dünyayı.

Arada bir, şu suskun telefon bir kez çalsa da candan bir dost sesi duysam, diyorum. “Film şeridi” tabiri var ya hani, aynen öyle geçse gözümün önünden seneler, birkaç dakika içerisinde. Sonra başucu kitabımın arasından sanki hemen yanımda belirivermiş mutluluğunu yaşatan bir fotoğraf çıksa. Ay gibi parlak, güneş kadar sıcak bir tebessüm…

Ne yazık ki tatlı bir rüyadan uyanıp, aklımda tasarlanmış onca varlığın yokluğunu hissettiğimde, tüm bedenimi saran bir ürperiş vuku buluyor. Hani, niye yok kitaplarım? Menekşelerim, o sessiz odam, o huzur, o tatlı çehre nerede? Niye duyamıyorum ateşin sesiyle düet yapan sanat müziğini? Şimdi gerçeklere uyanan bir bedenin mahmurluğu çökmüş üzerime. Burada gözler gülümsemiyor, sadece bencilliğin sinsi sırıtışı var ve yankılanan kahkahalar duyuluyor her köşeden.

“Gelecek nasıl olmalı?” ya da “Gelecek nasıl olacak?” soruları sağdan ve soldan çekiştirmekte benliğimi. Şömine ateşinin verdiği sıcaklık, ahşap sandalyemin rahatlığı; metalin soğukluğu ve zamanın bataklığına devretti tahtını. Saltanatım orada kaldı. Şimdi sabırla beklemekteyim. Yıllar birbirini kovaladığında korktuğum gelecek mi yoksa umduğum gelecekle mi karşılaşacağım? Şu an için umduğum geleceğe gözlerimi açmayı umut etmekle yetinebiliyorum ve sabırsızlıkla yarını bekliyorum.


önceki eser / sonraki eser