Konusu
: " Kendiniz, yakın ve uzak gelecekteki yaşamınız hakkında ne düşünüyorsunuz ? "


Yazar rumuzu:cans195
Eser sıra no:110211eser01


GEÇMİŞ Mİ? GELECEK Mİ?

“Cansu, okula geç kalacaksın uyan artık! ” diye bağırıyordu annem. Gözlerimi açtım ama bir sorun vardı.Niye bu kadar küçüktü ellerim,annem mi gençleşmişti ya da kardeşim kaç yaşındaydı böyle?! “Cansu bak artık yazı yazabiliyorum.” Diye mi bağırıyordu kardeşim yoksa bana mı öyle gelmişti? Her şey eskiden gördüğüm, yaşadığım şeylere ne kadar da çok benziyordu oysaki. Evet, bir farklılık vardı; ama hiç kimse farkında değildi, ben bile! Her sabah olduğu gibi kahvaltımı yapmak için mutfağa gittim.

Televizyon açıktı, mutluydu annem babam kardeşim. “Evet Türkiye, yeni bir okul yılı daha başlıyor bugün 10 Eylül 2003!”Bu cümle sanırım her şeyi hatırlamama yetmişti.2012’ydi bundan tam dokuz yıl önce.21 Aralık 2012! Dünya’da en uzun gece yaşanacaktı her aralıkta olduğu gibi. Tüm insanlık merak ediyordu olacakları; çünkü Maya Takvimi’ne göre bu tarih insanlığın yükselişi olacak çağın başlayacağı tarihti. Mayaların Kripto’yu andıran tabletlerinde Dünya’nın son çağına gireceği ancak bunun büyük bir tufandan sonra olacağı yazılıydı. Bazı kehanetler vardı bu konuda : “Tüm insanların şimdikinden çok daha derin bir anlamda, eşit değerlere sahip olacağı ya da evrensel bilinç düzeyine tırmanma sürecinde tüm sınırlayıcı düşüncelerin ortadan kalkacağı gibi… Hiçbirisinin olmayacağını kim tahmin edebilirdi ki?!

Evet, büyük bir patlama oldu insanlık tarihinin en önemli olayından birisi; ama her şey tersine döndü. Her gün biraz daha gençleşerek küçülmeye başladı insanlar. İşte bu yüzden dokuz yaşındaydım. İnsanlar yaşadıkları şeyleri tekrar yaşamaya başladılar. İnsanlar ancak dünü yaşayabileceklerdi yarın asla olmayacaktı, yeni buluşların da olamadığı gibi. Teknoloji geriledikçe insanlık da geriledi. Sadece gerçekleşen tek bir kehanet vardı : “Başlangıç nasılsa son da öyle olacaktır.”Şu anda M.Ö.’ye doğru akıyordu zaman. Daha da gerileyip ilk çağa dönecek ve o çağda yaşayan insanlar son olacaklardı; çünkü yeni doğan hiçbir bebek yaşayamıyordu. Sadece dokuz yıl sonra yok olacaktım! Hiç büyüyemeden ölecektim…

Ekolojik denge bozulmuştu, tuhaf yaratıklar oluşmuştu doğada; iki başlı koyun at kafalı tavşan, arı çiçekler… Son yakın değildi belki; ama yaşayamazı insanlar doğa tamamen verimsiz bir haldeydi. “Ayakkabılarını giy artık çıkıyoruz, Cansu .” diyordu babam. Evden çıktık, gökyüzü neden yerdeydi? Bulutlar vardı ama ayaklarımın altında. Babam ve kardeşim neye binmişlerdi öyle uçan, tuhaf kocaman gözleri, koyu yeşil kahverengi parlak kare kare tüyleri olan bir hayvan. Kanatları vardı bayağı güçlü gözüküyordu tabii yüzgeçlerini saymazsak.

Anlaşılan sadece uçmuyordu. Bu hayvana nasıl bineceğimi bile yadırgamadım, biliyordum ben de herkes gibi. Havalandı sonra tuhaf hayvan ama neden sonra evlerin bu kadar küçük olduğunu da anladım. İnsanlar sıkışmışlardı yürüdükleri yer bulutlarla kaplıydı, üst taraf yani gökyüzü ise asfalt gibi kalın bir maddeden oluşmuştu. Daha fazla yükselemeden sıcaklığın arttığını anladım. Bu kadar sıcak bir şey olamazdı. Eski Dünya’nın çekirdeği yani en sıcak ve katı maddelerden oluşmuş en içteki katmanı şu an fazla yükselemediğimiz gökyüzümüzdü. Etrafımı incelediğimde aynı şekilde farklı hayvanlar yardımıyla yolculuk yapıyordu insanlar, her zaman olduğu gibi herkesin bir işi vardı. Hava çok fazla aydınlık değildi; çünkü artık sabitti gece gündüz olmuyordu artık burada. Hava karamıyordu Güneş ışınlarının da bu yeni dünyaya gelemediği gibi. Atmosfer diye bir şey yoktu artık aslında gerek de yoktu artık buna; çünkü sonlunum gibi bir şey yapmıyordu hiç kimse. Nefes almıyordu, alamıyordu insanlar. Yedikleri şeylerin tadını da alamıyordu hiç kimse. Bu yüzden her bulduğunu yiyordu insanlar.

Gece gündüz yaşanmadığı gibi Dünya da dönmüyordu, ayrıca mevsimleri unutalı tam dokuz yıl olmuştu insanlar için. Astronomi diye bir bilim de yok olmuştu zamanla. Evet, insanlar işe gidiyorlardı; ama sadece eskiden öyle olduğu içindi. Yeni bir şey üretebilme ihtimali, imkânı yoktu hiç kimsenin. İşte bu yüzden sona gidiyordu insanlık tarihi. Hayaller yoktu, araştırmak, öğrenmek, hedef, amaç hiçbir şey yoktu. Buraya ait olamazdım ben olmamalıydı bu. Asla!

“Olamaz, hayır, olamaz!” diye bağırarak uyanmayalı o kadar çok olmuştu ki .Gördüğüm kabusun etkisini hala hissedebiliyordum,kalp atışımdaki ritmin bozulmasıyla kalktım bir anda.Ama bazı farklılıklar vardı yine hayatımda ; evimiz –artık yalnız yaşıyordum-odam , yatağım , çevremdeki insanlar hatta ben ! Aynaya baktım, gözlerimin altı biraz şişmişti uykusuzluktan, sürekli çalışmaktan. Karşımda artık ne o küçük çocuk ne de o genç kız vardı. Aradan on, on bir yıl geçmişti neredeyse 26-27 yaşlarındaydım. Elimi, yüzümü yıkamak için lavaboya girdim. Bütün eşyalar sade ve şıktı.Gayet iyi dekore edilmişti etraf.Eşyalar tanıdık geliyordu, insanlar da öyle ; ama hiçbir şey aynı değildi alışkanlıklarım bile .Mutfağa yöneldim usulca, etraf toplu görünüyordu.Anlaşılan bir yardımcım vardı yoksa o kız anne ve babasının ilerde çok dağınık ve pasaklı olacağını savundukları o küçük kız buraları kendisi mi toplamıştı ? Mutfak, parlak fıstık yeşili rengi dolaplara sahipti. Halı duvarlarla ve dolaplarla büyük bir uyum içerisindeydi. Duvarlarda resimler çiziliydi, ben yapmıştım bunları küçüklüğümün hatıraları, önemli olay ve kişilerden oluşuyordu. Daha sonra büyük gri buzdolabının yanındaki kahve makinesine yönelerek bir kahve aldım elime. Sıcak sütlü bir kahve, bu kokuyu seviyordum küçüklüğümden beri. Kahvemi alarak hem salonun hem çalışma odam olan pek de büyük olmayan bir odaya girdim. Burası loş bir yerdi, beyaz sade klasik mobilyalarla döşenmişti. Sağ tarafta büyük bir masa vardı, üzeri karışık gözüküyordu. Bayağı çalışmıştım anlaşılan o konu üzerinde. İçeriye, epeyce büyük yaklaşık beş metre olduğunu tahmin ettiğim, bir camdan güneş ışıkları doluyordu. Farklı bir havası vardı, insana huzur veriyordu, içini ısıtıyordu adeta. Dışarıyı-yeni uyanmaya başlayan doğayı-izlemek için mükemmel bir tercihti. Sanırım bu yeni bir alışkanlığımdı elime bir fincan kahve alarak sessizce doğanın uyanışını izlemek. Odada ayrıca farklı çiçekler de vardı kupaların, belgelerin, madalyaların ve plaketlerin olduğu cam dolabın yan tarafında. Ağır adımlarla bu dolaba yöneldim incelemek için. Yaklaşık yarım saat, kırk beş dakika sonra kafamı kaldırdığımda camın üzerindeki yansımamı gördüm. Farkında olmadan gülümsüyordum. Buna sebep olan Nemci Şahin İlköğretim Okulu tarafından verilen okul birinciliği plaketimdi. Daha sonra Ankara Atatürk Lisesi, üniversiteyi birincilikle bitirişim, Amerika ve NASA… Daha çok gençtim; ama iyi bir kariyerim vardı, iyi bir sporcuydum. Yılda iki üç kez Türkiye’ye gidip ailemi ve arkadaşlarımı görüyordum. Annem ve babam Bodrum’a taşınmışlardı, orada bir yuva açalı beş yıl oluyordu neredeyse. Çok büyük bir yer değildi; alt katta yuvayı işletiyorlardı, üst kat ise evleriydi. Bahçesi de orta büyüklükteydi; ama babamın kendi sebze ve meyvelerini yetiştirmesi için yeterince büyüktü. Annem on beş, yirmi çocuğa da bana ve kardeşime baktığı gibi itinayla bakıyordu. Babamsa anneme yardım amaçlı aşçılık yapıyordu çocuklara. Her zaman yaptığı gibi ilk başta karşı çıkmıştı bu fikre de; ama şu anda çok zevk alıyordu bu işi yapmaktan. Kardeşime ve bana da yemek yapardı ara sıra, ikimiz de babamın isteğince gerçekten çok iyi yemek yaptığını düşünürdük. Şimdi yuvadaki çocukların da düşündüğü gibi. Annem ve babam gerçekten çok mutluydular.

Kardeşimse ODTÜ Mimarlığı yeni bitirmiş mastır yapıyordu, sık sık da annem ve babamı ziyaret ediyordu. Bir iki kez Amerika’ya da gelmişti. Ya arkadaşlarım çok özlüyordum onları da. Bayağı zor olmuştu ayrılmamız; çünkü on beş, on altı yaşlarında söz vermiştik birbirimize hiçbir zaman ayrılmayacağız diye. Ama on yıl sonra böyle olacağını kim bilebilirdi ki? Hepsinin yeri ayrıydı benim için, İlke’nin, Başar’ın, Elif’in, Berkay’ın, Ezgi’nin, Özlem’in ve daha bir sürü nice insanın. Çok üzülmüşlerdi NASA’ya çağırıldığım zaman; ama bundan vazgeçemezdim hepsi bilirdi bu benim küçüklük hayalim gelecek 10 yıl için tek hedefimdi. Asla kopmadık birbirimizden, sık sık konuşuyoruz telefonda. Şu anda hepsinin de çok iyi işleri var. Eskiden olduğu gibi hala özel hepsi benim için. Tekrar alarmım çaldığında bu düşüncelerden sıyrılıp kendime geldim bir anda. Zaman ne kadar da çabuk geçmişti öyle!

Bir anda ne kadar planlı olduğumu fark ettim. Her şeyin bir zaman dilimi vardı, çalışmak ve yeni bir şeyler üretmek dışında. İşte ben bu dünyaya aittim, rüyadaki dünyaya değil. Gelecek on yılım böyle olmalıydı. Ama hazırlanmam gerekiyordu bunu için odama döndüm tekrar. Geceden hazırlayıp astığım takım elbiseyi giydim. Gayet şık görünüyordum lacivert takım elbisenin içinde. Tam anlamıyla hazırlandıktan sonra arabamın anahtarlarını almak içi uzandım anahtarlığa. Kafamı her gün çıkmadan önce yaptığım gibi yazı tahtasındaki notu okumak için sol tarafa çevirdim. “ Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil !” Sanırım bir bilim insanın olmamdaki en etkili sözdü bu. Bu sözü 12-13 yaşlarında bir takvimde doğum günü tarihimin bulunduğu günün sayfasının altında okumuştum. Anlaşılan gerçekten fazla etkilenmişim bu sözden…


önceki eser / sonraki eser