Konusu
: " Kendiniz, yakın ve uzak gelecekteki yaşamınız hakkında ne düşünüyorsunuz ? "


Yazar rumuzu:çiçek897
Eser sıra no:110219eser02


ÖLÜ ŞEHRİN İNSANLARI

Geleceğe yönelik planlarımız nelerdir? Bu planların var olması neyi değiştirir ki? Yeryüzünün yitip gitmesine ne kaldı şunun şurasında… ‘Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz’ demiş Yunus Emre. Kağıdı buruşturup belki milyonuncu kez geriye fırlattı. Gözlerini duvar saatine çevirdi. 03:30. Yavaşça yukarı doğru yükseldi bakışları. Saatin hemen üstündeki büyükbabası seslendi yeniden ‘sen sakın değişme senin de kararmasın kalbin evladım.‘ Yorganın içinde küçülürken büyükbabasının gülümsediğine yemin edebilirdi.

Kuyruğundan tutup salladığı kediyi zift çukuruna fırlattıktan sonra ağlamaya başladı. Buharlaşmak istiyordu. Bu yerden defolup gitmek. Resimlerde gördüğü yeşil, kahverengi yaratıkların yanına; mavi sonsuzluklara, gökyüzüne doğru yükselmek, belki bir bulut olmak… Yanından geçen yaşlı kadının bastonunu kaptığı gibi uzağa fırlattı. Bulduğu bir camı koluna sapladı. Kollarından kan sızıyordu. Keşke şu kırmızı çantalı kız yanıma gelip neyim olduğunu sorsa. Keşke. Buna o kadar ihtiyacım var ki. Kırmızı çantayı hınçla çekip koşmaya başladı. Kalbi ağrıyordu. Burası çok kalabalık. Ben bir an önce uzaklaşmalıyım.

Uzun uzun kornaya bastı bir adam. Çocuk artık yıldızlara dokunabiliyordu. Bir kırmızı çanta parçalandı. Bir balık oltaya takıldı. Bir yaşam sona erdi ve bir kadın ağladı. Hıçkırarak ağladı.
Çalan saati kapatıp kalktı. 5:30. İki saat uyumuştu işte. Dolaptan bir şişe su çıkarıp içti. Masaya oturup tekrar yazmaya başladı.

Bu planları uygulamak için gerekli olan dünya bizim eserimiz olmalıdır. Ah hayır! Böyle bir giriş oldukça anlamsızdı. Duvara baktı. Ne dersin büyükbaba sence bu işten vazgeçmeli miyim? Gardırobun üzerindeki tozlanmış televizyon otomatik olarak açılınca gayri ihtiyari döndü. Aşırı makyajlı ve bütün gün uyumadığı şiş gözlerinden anlaşılan bir kadın sabah haberlerini sunuyordu. Şehrin göbeğinde ortalığı birbirine katan trafik kazasına sebep olan gencin, üst düzey şizofreni hastalığına sahip olduğu ve yaklaşık üç gündür kaçmış olduğu tımarhane görevlilerince arandığı tespit edildi. Devlet başkanı son günlerde bu tür vakaların arttığı yönünde konuşmasını şöyle tama…

Lanet olsun! Al işte güne ne güzel başladık. Pekala yeniden denemeye karalıydı. Bu sefer başaracakmış gibi geliyordu. Yıpranmış, tüylü kalemini aldı ve karanlık mürekkebe batırdı.
Küçük çocuk yeşil gözlerini kocaman açarak mırıldandı. Anne sence bu yerler çok uzakta mıdır? Annesi çocuğun elindeki buruşmuş kağıda baktı. Bu buzlu ırmaklar, sonsuz stepler önümüzde uzanan karlı dağların arkasındadır. Peki, oraya nasıl gidebilirim? Annesi çocuğun gözlerindeki ciddi anlam yoğunluğunu farketmişti. Belki de ona doğruyu söylemeliydi. Benim gitmeme az kaldı. Seninse sanırım daha zamanın var. Oralar, o yerler o kadar güzeldir ki bizim o güzellikleri dünyada yaşamamız mümkün değildir. Çünkü dünya artık bir esir yeridir ve bizler köleleriz. Şu oturduğumuz taştan duvarların, geride akan yapay nehirlerin ve bize teknoloji vererek özgürlüğümüzü satın almak isteyen güçlü adamların köleleriyiz. İşte onlar cenneti dünyanın altınlarıyla dünyada yaşamaya çalışıyorlar. Bizse buzlu ırmaklara ulaşmak için ölmeyi beklemek zorundayız çocuğum. Kadın ağladığı için sislenen gözleri yüzünden çocuğun bakışlarındaki keskin parıltıyı fark edememişti. Bir süre sonra büyük şemsiyenin altında uyuklayan iki gölgeden biri kalktı ve süzülerek ilerledi. Geride akan yapay nehrin sessiz sularında saniyeler süren bir kıpırdanma oldu. Güneşli hava bir anda karardı. Serin bir rüzgar yanakları ıslattı. Çünkü rüzgarlara fısıldamıştı küçük çocuk; ’bu yerlerden kurtuluyorum. Mutlu ve yeşil yerlere gidiyorum. Bu kadar kolay olduğunu bilseydim daha önce giderdim.’ Rüzgarlar her yeri dolaştı. Çocuğun son mutluluğunu herkese anlattı. Fakat kimse duymadı. Kimse anlamadı. Sadece bir kadın ağladı. Hıçkırarak ağladı.

Yazar mutlulukla ayağa kalktı. Duvara seslendi. Başardım büyükbaba.
Aydınlanmaya yüz tutmuş gökyüzünde birkaç bulut yer değiştirdi. Bu ani ışıksızlığın ardına sığınan bir el konuştu.

- Şu ipi ver bana. Tamam şimdi oldu. Önce ben gireceğim. Herkes görevini biliyor mu? Ben işaret vermeden gelmeyin ve bir ölü gibi sessiz olun.

Karanlık el camı yavaşça yukarı kaldırdı. İçeri dolan soğuk yatakta yatanın diğer tarafa dönmesine sebep oldu. El, feneri duvara çevirdi. İşe yarar bir şey yoktu. Şu portre de beş para etmezdi. Yanlış yere mi gelmişlerdi yoksa. Tanrım! Bu portre de neyin nesiydi. Çerçevenin içindeki o adam nasıl bakıyordu öyle? Bir vuruşta yere indirecekken boşuna gürültü yapmanın anlamsız olduğunu düşünerek durdu. Ne kadar çok kitap var ama işime yaramaz diye söylendi. Aptal bir yazarın evinde başka ne olmasını bekliyordu acaba. Işığı masaya yöneltti. Bulutlar tekrar yer değiştirirken bir damla gözyaşı masaya düştü. Bir kağıt hışırdadı. Duvarda bir yerde bir adam gülümsedi. Bir ölü gibi gülümsedi.

Yazar yine 5:30’da uyandı. Masaya gitti. Yazısı yoktu. Büyükbaba dedi. Fakat biraz sonra bu konuda endişelenmemesi gerektiğini anlamıştı. Mutfağa gidip buzdolabını açtı.
Ateşin etrafında toplanmış karanlık siluetler bugün olağandışı sessizdi. Hafif bir mırıltı duyuluyordu yalnızca ve herkes bu mırıltıya kulak kesilmişti. ‘bizse buzlu ırmaklara ulaşmak için ölmeyi beklemek zorundayız çocuğum.’

Rüzgarlar da bunu duydu. Yine insanların yanakları ıslandı. Fakat bu sefer herkes anladı. Gitmeleri gerektiğini anladı.

El, kağıdı katlayıp cebine koydu. Şimdi arkadaşlar ne yapmamız gerektiğini biliyor muyuz?
Artık kimse onları durduramazdı. Bütün şehir yapay nehrin kenarına sıralandı. Suyun yüzeyi bir anlığına kımıldadı. Güneş ışıklarını daha da arttırdı. Gökyüzü daha da aydınlandı. Bu sefer hiç rüzgar esmedi. Sadece bir kadın ağladı. Hıçkırarak ağladı.

Büyükbaba, ben ne yaptım? Genç kadın ağlıyordu. Hıçkırarak ağlıyordu. Şimdi ne yapacağım, nasıl yaşayacağım? Boş sokaklar vardı ve bütün şehir bu kadını dinliyordu. Ölü şehirdi orası. Ölmüş yapay bir şehirdi. Yapay bir nehirde ölmüşlerdi. Mutluluğu umarak. Genç kadın sandalyeye çıktı. Boynuna ipi geçirdi. ‘Büyükbaba’ dedi, ‘beni affet ben de değiştim.’ Saatin hemen üstündeki eskiden siyah beyaz olan sonradan renklendirilmiş yaşlı adam portresinde hiç hareket olmadı.

Bir sandalye devrildi. Bütün şehir bomboştu. Sokaklarda uçuşan kağıtlar bu boşluğu açıklıyordu. Rüzgar da dolaştı. Boş evlerin camlarını çarptı. Kapılarını açıp kapattı. Perdeleri uçurdu. Kimse ağlamadı. Bu sefer kimse ağlamadı. Taş duvarlar rüzgarın fısıltısını dinledi. Hiçbir şey kolay değil. Hiçbir şey. Hiçbir. Hiç…



önceki eser / sonraki eser