Konusu
: " Kendiniz, yakın ve uzak gelecekteki yaşamınız hakkında ne düşünüyorsunuz ? "


Yazar rumuzu:devrim089
Eser sıra no:110228eser02


ÜRETİM HATASI

“Dünüm yok, yarınım sır.” diye afilli bir cümle ile başlayıp, bulutların üzerinden bir dille toplum sorunlarından, insanlığın yaralarından uzak bir yazıyla donatmak istemiyorum bu sayfayı.
Yıllarca yapılan hâlâ da devam eden “fildişi kuleden” bir edebiyatın hiçbir işe yaramadığını ilkokulda okuduğum “Polyanna” ile öğrendim. Çünkü haksız yere akşam yemeği yerine süt ve ekmek veren insanlara: “Olsun ben ekmek ve sütü de çok severim.” ile karşılık verdiğimde hiç görmedim kalplerinin yumuşadığını. Çünkü adaletsizlik yapanların dertleri Polyanna’nın teyzesi gibi psikolojik sorunlar değil. Onların para gibi, güç gibi kalbi yumuşatmakla tedavi edilemeyecek hastalıkları var. İnsanların, insanlıkları göz ardı edip, onları para kazandıracak beygirler gibi emir alıp yerine getirmekle görevli, kemiği nereye atarlarsa oraya koşan köpekler gibi görmek olan egemenler tedavi edilmedikçe toplumun yaraları kokmaya devam edecek.

Peki, biz ne yapıyoruz? Glikozların birleşip nişastanın nasıl oluştuğunu; karbonhidratları ne kadar, proteinleri ne kadar tüketmemiz gerektiğini öğreniyoruz ama ekmek su bulamayan, ölmemek için kendi idrarlarını içmek zorunda kalan insanlardan, her sabah uyandığında o gün hangi çocuğunu kaybedeceğini düşünen annelerden, kömür ocaklarında yerin metrelerce altında günlerce kalarak çocuğuna ekmek götüre(meye)n babalardan habersiziz.

Yayı sıkıştırdığımızda ne kadar enerji depoladığını, petrolün nasıl kullanıldığını teknolojinin son 50 yılda nasıl mükemmel bir sıçrama yaptığını öğreniyoruz ama o petrol kullanılır hale gelene kadar ne canlara kıyıldığını, fabrika sahiplerinin yılbaşında ciro az diye çıkarttıkları işçilere rağmen yıl sonunda nasıl önceki seneden daha fazla kâr yaptıklarını bilmiyoruz. Öğren(e)miyoruz.

Ailelerin ödü kopar: “Çocuğum derslerden başka şeylere kafa yoruyor, anarşist olacak.” diye. Okullarda öğretmenler: “Ders çalışmaktan başka ne işi olur öğrencinin?” diyerek okul dışı hayatımızı katleder. İlerde işverenler mesaiye kalma, alınan paranın hakkını verme bahaneleriyle sömürecek emeğimizi. Biz de bu durumda dersten kafamızı kaldırdığımız an ya konserlere gidip çıldırmışçasına, ensemiz tutulana kadar başımızı sallayacak, ağrıyana kadar da çok bir halt yaptıklarını zannedenlerin: “Eli kaldır, eli kaldır… Ye, ye” naralarıyla elimizi sallayacağız ya da her fırsatta “Playstation 3”e kapağı atacak, saatlerce “Hadi Panter”, “Yürü be Ronaldo!”, “Messi dönüyoor ve gool!” replikleriyle zaman öldüreceğiz.

Artık devletin düşünceyi yasaklamasına gerek yok. Çünkü düşünen adam yok denecek kadar az. Eskiden siyasi tutuklular vardı işkencelerden, rezilce hapishanelerden geçiyorlardı. Şimdi o tutsaklık kendi kendini koruyor, yineliyor. Bu, sokakta, evlerde de gerçekleşiyor. Okullar da zaten tek tip tarih, tek dil, tek ideoloji olduğu için onları saymıyorum. Ama özel alanlarda da insanlar kendini aptal ekranlara, gelen yüzlerce bildirime, hangi resme kimin yorum yaptığına, gündem olduğu uğraşlara hapsetti.

Sistem öyle kurulmuş ki kendi kendini devam ettirebiliyor. Adına ne derseniz deyin; sömürgecilik, serbest piyasa, kapitalizm, muasır medeniyetler seviyesine erişme, kalkınma, batılılaşma, modernleşme… Hepsi aynı kapıya çıkıyor. Hepsi yukarda anlattığım belirtileri gösteriyor, yaraları açıyor ve kapatmıyor. Çünkü hepsini bir fabrika gibi düşünürse kapak açıldığında çıkan robotlar bu kapıdan çıktığını, bu kapının ne olduğunu, fabrikayı kimin yönettiğini, ne fayda sağladığını dahi sorgulayamıyor. Ama insan yapısı olan her şeyin mükemmel gibi görünse de bir gediği vardır. Ve ben inanıyorum ki o gediğe parmağı sokmaya çalışan insanlar olmalı. Yoksa bile ben olmalıyım, sen olmalısın. Eğer herkes aynı girdapta boğuluyor dersek elimizi nereye uzatacağız. Hâlâ büyüleyici, ihtişamlı saraylarda edebiyat yaparsak gecekonduların kapısını kim çalacak.

Artık elementlerin oluşum entalpilerini hesaplamak yerine neden oluştuğumuzu, neleri değiştirmemiz gerektiğini bilmenin zamanı geldi.

“Başkent karanlık küf içinde
Sancılı sümüklü böcekler, bitler
Şapka, şarap, her yer çiftlik beyler!
Alın terinin, ekmeğin yarası parlıyor
Bu susuşlar nereye kadar!
Bul rüzgârını artık zaman daralıyor.”

Bünyamin Doğruer



önceki eser / sonraki eser