Konusu
: " Kendiniz, yakın ve uzak gelecekteki yaşamınız hakkında ne düşünüyorsunuz ? "


Yazar rumuzu:fulya170
Eser sıra no:110222eser23


Güvercin

Çünkü hatıralar organiktir. Büyür ve kimlikleşirler....

Sıkıntı. Bulantı. Eline istediğinden az, gereğinden çok zaman verilmiş olan insanoğlunun yanında taşıdığı şeylerden ikisi. Amaçsızlığın çiğ nefesine dayanabilmek için herkes sokaklarda, kapı önlerinde, yumuşak yataklarda elinden geleni yapıyor. Hepimizin farklı yöntemleri var. Bazısı başarılı. Bazısı depresif. Bazısı vücudunu satar. Bazıları beyinlerini. Çoğu da sever; ama hepimiz yaşarız. Artık bizden olmayanlar dışında hepimiz hayattayız. Her birimiz için sadece kendimiz varız. Kapatıldığımız cam kutulardan kendi biricikliğimizde etrafı izleyip kocakarı ilaçları yapıyoruz kendimize. Cam kutuların içinde, bir birimizle iletişim kuramadığımızdan, milyonlarca kelime üretiyoruz bu anlamsız ot pürelerinden. Diyoruz ki eğer biri nefret ettiklerine kibar davranıyorsa o zaman kibar olmak incelik değil soğukluktur. Sonra buna da bir isim takıyoruz: çıkarım. Bir yığın şey yaşıyoruz. Milyonlarca hatıra biriktiriyoruz. Sonra o hatıralardan yaptığımız çıkarımlar kalıyor geride. Telve gibi. Kutularımız telveyle kaplanıyor.


Biz batıl inançlarımıza devam ediyoruz. Bu sefer daha cafcaflı bir adları oluyor: “gerçeklik”. Sonra etrafımızdakilere bakıyoruz. Hiç birimizin gerçekliği aynı değil. Sonra kendimizle çelişiyoruz; ürettiğimiz kavram tanımıyla tutmuyor. Bunun üzerine yeni bir kavram buluyoruz: “kişilik”. Diyoruz ki gerçeklik bizden bağımsız bir kavramdır. Bizim yorumlamalarımızsa kişiliklerimizdir. Bu keşiften sonra herkes biricik oluyor. Bu keşifi yapmadan önce oldukları kadar. Zeki olmanın verdiği zevkle hayatımıza devam ediyoruz. Belli karakteri olan kaliteli insanlar olarak. Diyoruz ki bu benim, bu geçmişim ve bu da geleceğim. Yeni hatıralarımız oluyor –yaşıyoruz ya- eskileri ise çoktan satın alınmış oyuncaklar gibi unutuyoruz. Biz fark etmiyoruz ama yeni hatıralar içimizde başka karaterler oluşturuyor. Sonra iç çatışmalara giriyoruz. “Ben bu değilim.” Üzücü. Şeyleri nasıl unuttuğumuz. Ne kadar aslında kendimizden, geçmiş ve gelecekten uzak kendi batıllığımıza bulanmış olduğumuz. Nedenselliğimizle kendimizi nasıl eğlendirmeye çalıştığımız.

İnsan ne yaşadığına dikkat etmeli ne yediğine ettiği gibi. Yeme bozuklukları psikolojik hastalıkların çoğunun en favori semptomlarından biridir. Çünkü yediklerimiz biz olurlar. Benim diyetimden bahsetmek gerekirse, aslında uyguladığım birkaç diyet var. Bazılarına her Pazartesi yeniden başlarım. Bazılarını geceleri yaparım ve bazıları ise yarınlar içindir. Her diyetin farklı sonuçları vardır. Mesela benim için yeni birini tanımak en heyecan verici şeylerden biridir. Biraz kitap okumak gibi bir şey. Herkesin kendi alışkanlıkları ve çıkarımları vardır. Hepimiz yanlış anlaşılmış ve anlamışızdır. Kelimeleri severim. Nasıl yayıldıklarını ve bozduklarını. Ne kadar anlamlarını ifade edemediklerini görmek inanılmazdır. Hırslıyımdır; çünkü bir şeyi istemek zevklidir. Önemli sorulara cevap veremem. Sadece susarım. Kendimi açıklayamam. Kelimeler boğazımda ölür. Keskin çizgileri severim. Yanlış olmaları hoşuma gider. İnsanlara hayranımdır. İnsanlardan korkarım. Gökyüzünü severim. Pastoral olmasına rağmen sevdiğim tek şeydir. Köyleri hiç sevmem. Siyah giysileri çok giyerim ama sevdiğim belirli bir renk yoktur. Sıksık makarna yerim ve çay içerim. Boynumda bir cep saati taşırım. Kendimi aynada izler ve insanlar hakkında düşünürüm.

Geleceği bazen anlamlandırmakta güçlük çekiyorum. Hiç gece saniyelerin sesini dinlediniz mi? Oda arkadaşlarım o sese dayanmadıkları için saatimin pilini çıkarttırdılar. İnsanlar o sesi pek sevmiyorlar. Bu nefretlerini de çok açık bir şekilde ifade ediyorlar. Aslında bir saatin çıkarttığı her ses aynıdır. Tik ve tak etmez. Pıt pıt pıt... o kadar. Ama cin yerine üç harfli demek gibi o sese de tik tak diyoruz; çünkü saniyeler cinler kadar ürkütücüdür. Çünkü sadece öyledirler. Ne yaparsan yap sadece öyledirler. Çünkü her şeyi anlamsızlaştırırlar. Çünkü yeterince beklerseniz ölürsünüz. Her ne kadar şu saniye ile ölümüm arasında kalan saniyeleri anlamlandıramasam da, bir amaç biçmek temeldir. Benim biçtiğim amaç ise sadece yaşantının kendisidir. O yaşantıyı tatmak ve hissetmek. Burada genelde şöyle bir soru oluyor; “yaşantının neliği de önemli değil mi?”. Hayır. Yaşantının ne hissettirdiği önemli değil; çünkü iyi bir yaşantı zaten iyidir, kötü bir yaşantıyı ise yaşamış olmak iyidir. Gelecekte nasıl bir mesleğim olacak, nerede yaşayacağım, yarın ne yapacağım, okuldan kaç diploma notu ile mezun olacağım şu anda o kadar da önemli değil. Sadece hayatımı tatmin oluncaya kadar değişkenlerle dolduracağım.

1900’lü yıllarda Skinner güvercinler üzerine bir deney yaptı. Bu deneyde kafesteki güvercinlere yirmi saniyede bir yemek verildi. Güvercinler her yemek verilişinde şunu düşündüler: “Bunu haketmek için ne yaptım?”. Bu düşüncenin sonucunda hepsi yirminci saniyede yaptıkları hareketin onlara yemek getirdiğine kanaat getirip hareketlerini tekrarladılar. Her şekilde yirmi saniyede bir alacakları yemeği kendi hareketlerinin getirdiğini zannettiler. Ben ve hayatım, yakın ve uzak geleceğim ve geçmişimle beraber, bu batıl inançlardan ve alışkanlıklarımdan ileri gidemem; ancak annemin de dediği gibi mutluluk insanın içindedir, cam kutuların dışında değil.



önceki eser / sonraki eser