Konusu
: " Kendiniz, yakın ve uzak gelecekteki yaşamınız hakkında ne düşünüyorsunuz ? "


Yazar rumuzu:istanbul217
Eser sıra no:110223eser07


KORKUNUN KRALLIĞI

Toplum ile birey arasındaki ilişkide edilgen şekilde konumlanan birey, bağımsız düşünme ve hareket etme arzusunda olsa dahi toplumdaki değişimlerden etkilenmeksizin yaşamını sürdürme yetisinden yoksundur.

Daha açık şekilde söylemek gerekirse, birey, toplumun yansımasıdır. Ailede-toplumun en küçük biriminde-dünyaya gelir, doğumundan itibaren kendini insan ilişkilerinin yani toplumsal ilişkilerin içerisinde bulur, eğitim ve iş yaşamına dahil olmasıyla birlikte ilişki içinde olduğu insan sayısı da katlanarak artar. Birey, ilişki içerisinde olduğu bu kimselerin aile yapıları, siyasal görüşleri ve sosyokültürel özelliklerinin etkisiyle olgunlaşır ve karakteri gelişir. Marks, bu gözlemden hareketle, insanın “toplumsal ilişkiler toplamı” olduğunu yazmıştır.

Belirttiğimiz gibi, toplum içinde kurduğu ilişkiler neticesinde benliğini kazanan birey, toplumsal bir değişim sırasında da kendini çevresinden soyutlayamaz. Değişimlerin karakterine göre birey ile toplum arasındaki bu etkileşim olumlu veya olumsuz bir hal alır.

Toplumsal gelişim ivmesine karşıt olarak konumlanan bir siyasal hareketin iktidar mekanizmaları içinde söz sahibi olmasıyla beraber, tüm ilerici kesimlere, kendi yaşama ve düşünme biçimlerini dayatacağı gibi; ezilenlerin sesi olma amacındaki, devrimci bir siyasal hareketin aynı olanakları elde etmesi durumunda da, tüm karşı devrimci unsurlar yok edilmeye çalışılırken, gericiliğin etkisini tamamı ile kırmak amacıyla halkın yaşayış biçimi de farklılaştırılacaktır.

Günümüz dünyasındaki genel siyasal ve sosyal yapı incelendiğinde, bir karşı devrim sürecinin içinde bulunduğumuz görülmektedir. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin yıkılmasıyla tek kutuplu hale gelen, popüler ismiyle, “küreselleşen” dünyada, küreselleşen tek unsurun sömürü oluşu, açlık ve işsizliğin-pek de aşina olmadıkları- “demokrasini beşiği” Avrupa kıtasında dahi hüküm sürmesine sebep olmuş, yıllarca verilen hak mücadeleleri sonucunda elde edilen kazanımlar tırpanlanmış, ırkçılık hortlamıştır. Tüm bu olumsuzluklara rağmen, Avrupa emekçisinin verdiği mücadele, malum hayaletin dolaşımını mümkün kılamasa da en azından bir umut olarak hala kalplerde barınabilmesini sağlıyor.

Türkiye gerçeğine bakıldığında ise, muhalefet hareketine önderlik etmesi gereken işçi sınıfının-kanunen tanındığı söylenen sözde “ileri demokratik hakların” aksine, yasaklar ve baskılar nedeniyle- örgütlenememesi, emeğine yabancılaşması ve dini inançlarının sınıf bilincinin yerine geçmesi başta olmak üzere daha pek çok sebepten dolayı, önderlik misyonunun gerektirdiği niteliklere henüz sahip olmadığı anlaşılmaktadır. Türkiye işçisinin sahip olduğu yanılgı nedeniyle kendi çıkarları ile bağdaşmayan sınıfların savunuculuğunu yapan düzen partilerinin destekçiliğini yapması yaygın şekilde rastlanan bir tutum halini almıştır.

Durumun tüm bu vahametine rağmen-uluslar arası para fonları ve emperyalist örgütlerin desteğine sahip, polise ve medyaya karşı mutlak bir hakimiyet kurmuş olan-siyasal iktidara karşı ülkemiz gençliğinin verdiği muazzam mücadele, “meydanın boş olduğu” düşüncesinin hatalı olduğunu ortaya koymuştur. Peki, devrimci saflarda var olan eksiklikleri kapatma gayesinde olan bizlere, AB standartlarındaki devlet büyüklerimiz ne şekilde yanıt verdi?

Ait olduğu kültür itibariyle, kendini padişah, vatandaşı kul bellemiş olan başbakanımız, şahsi fikirlerimizi söylemek yerine ulemanın müminler için uygun gördüğü sınırlar dahilinde düşünmemiz gerektiğine olan inancını ve arzu ettiği mutlak itaatin yerine getirilmesi durumunda elde edilecek olan “istikrarın” sağlayacağı nimetleri samimiyetle ifade etmişti ilk başta. Ancak başbakan ile bizim “istikrar” algımız arasındaki farklılığın kısa sürede su yüzüne çıkması ve üzerimize düşen “kul” rolünü gerektiği gibi icra edemeyişimiz, “nush ile uslanmayanı etmeli tektir, tektir ile uslanmayanın hakkı kötektir.” düsturu gereğince, “işini bilen memurlar” marifetiyle yürütülen, yola getirilme çalışmalarımıza hız verilmesine sebep oldu.

Bir başka deyişle, köktendinciliklerini, liberal demokrasi örtüsüyle, egemen sınıfların güdümünde oluşlarını, lüks içinde yapılan adi bir fakir edebiyatıyla, emperyalizmin talimatları dışında hareket edemeyişlerini, Davos ve benzeri sahte çıkışlarla saklamaya çabalamaktadırlar. Tüm bu uğraşlarına rağmen siyasal iktidarın halkın dini hassasiyetlerini siyasete alet etmeden, sömürmede ve emperyalizmin desteğini almadan sahip olduğu gücü koruyamayacağını gören bilinçli bir gençlik ile karşılaşınca dehşete düşerek dehşet saçmaya başladılar.

Gençlik muhalefetini bastırmak amacıyla tüm güçlerini seferber ettiler. İki türlü bir savaşımdı bu: ilkinde-siyasal farkındalığa sahip, örgütlü, hoşnutsuzluklarını eylem, gösteri ve yürüyüşlerde ifade eden-aktif gençlerin, etkisizleştirilmesi, diğerindeyse-siyasal bilince erişememiş, bu nedenle öğrenci örgütleriyle ilişiği bulunmayan-pasif gençlerin, bilinçlenmesini engellemek amaçlanıyordu. Zaten aktif olan grup, bastırıldığı taktirde öteki grubun bilinçlenmesi imkansız olacaktı. Korku toplumu inşa halindeydi…

Referandum aracılığıyla hukuksuzluğu yasallaştırarak, Yargı üzerinde mutlak hakimiyet sağlayan Yürütme, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nce tanınan “herkesin kanaat ve ifade özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak, müdahale olmaksızın kanaat taşıma ve herhangi bir yoldan ve ülke sınırlarını gözetmeksizin bilgi ve fikirlere ulaşmaya çalışma” hakkını kullanan gençleri, kamuoyunun gözleri önünde polis terörüne maruz bıraktı. Bu ve benzeri maddi şiddet uygulamaları dışında, muhalefete karşı yürütülen bir psikolojik şiddet de söz konusudur. Halk iletişim araçlarını dinlenme korkusu sebebiyle dilediğince kullanamamaktadır. Hak mücadelesinin gerekliliklerini yerine getiren sendikalarda örgütlenme kararı alan emekçiler, işveren tarafından sarı sendikalara geçmeleri için baskı görmekte, davalarından vazgeçmedikleri taktirde işten atılmaktadırlar. Ezilenlerin savunusunun yapıldığı herhangi bir eylem veya gösteriye katılan bir kimse bu davranışı nedeniyle fişlenmekte, iş bulması olanaksızlaştırılmaktadır, hatta kimi zaman dahil olduğu bu yasal faaliyetler, dava dosyalarında “delil” statüsünde kendilerine yer bulmaktadır. Yalnızca “faşizm” olarak nitelenebilecek bir diğer olağanüstü “güvenlik önlemi” ise, okullarda başlatılan, Çocuk Polisi Okul Temsilciliği, yani muhbir öğrencilik sistemidir. Bizlerden bir birimizi ihbar etmemizi bekleyen bu gibi uğraşlar hiçbir anlam taşımamaktadır. Zira biz her gün meydanlarda, okullarda, fabrikalarda, sokaklarda kendimizi ihbar ediyor, kapitalizme, emperyalizm ve onun uzantılarına isyan ediyoruz!

Öğrencilerin coplandığı, sendikacılara tazyikli su ve biber gazı sıkıldığı, kadın-erkek eşitliğinin yok sayıldığı, tecavüze uğrayan kadının suçlu kabul edildiği, eşcinselliğin hastalık olarak görüldüğü, Aleviliğin aşağılandığı, ateizmin ahlaksızlık diye isimlendirildiğini, devlet terörünün meşrulaştırıldığı, ana dillerin yasaklandığı, kimliklerin inkar edildiği, gazetecilerin öldürüldüğü, yaşayanlarının hapse atıldığı, heykel sevgisinin putperestlik olarak algılandığı, sanatın içine tükürüldüğü, derelerin katledildiği, madencilerin öldüğü, taşeronun yaygınlaştığı, milyonlarca kişinin güvencesiz çalıştırıldığı, asgari ücretin açlık sınırının altında olduğu, sömürünün hak olarak değerlendirildiği bir ülkede yaşamayı istemiyoruz!

Ancak bu ülkede yaşamak istiyoruz!

Yaşanılır bir Türkiye yaratmak için hayallerimizi ciddiye almalı, çizdiğimiz bu vahim tabloyu değiştirmek için var gücümüzle mücadele etmeliyiz. O zaman hayallerimizin hiç de erişilmez olmadığı gerçekliği ile karşılaşacağız…


önceki eser / sonraki eser