Konusu
: " Kendiniz, yakın ve uzak gelecekteki yaşamınız hakkında ne düşünüyorsunuz ? "


Yazar rumuzu:masmavi282
Eser sıra no:110221eser01


SEVMEK VE SAYIKLAMAK

Şefkat kadar soğuk burası… Kapkaranlık ve buz gibi soğuk... Ruhum gibi kaskatı ve yakıcı. Her şey bedenimi yakıyor. Ağaçların tatsız karşılamasında, gözlerinde beliren nefret buz gibi bedenimi titretiyor. Çimenler çıplak ayağımın altında huzursuzca kıpırdanıyor. Gösteriş yapmaktan yoksun, kendilerini boğuyorlar sararana dek. Sonbahar gelene dek; kalbimin sonbaharını beklemeden… Herkes bir yabancı bakıyor bana, tek tanıdık yüz arıyor iki kara elmas zindan gözlere aldırmadan. Yoksa gözlerine yansıyana mı bakıyordum?

Yine yalnız. Gece kadar yalnız… Beni izliyor ama neden? Bütün ömrüm boyunca bunu yapmasını istedim. Koskocaman gözlerini üzerime dikmesini bekledim sabırla. Nefessiz kalana kadar koştum, içimde tek bir hava kırıntısı kalana dek. Onu harcamayacaktım, o bir yem değil. Emanet bana. Böyle düşünüyordum hayatımı korku çemberine sıkıştırmadan önce. Buradan önce. Ben daha benken hissediyordum böyle. Şimdi hem sensiz hem ruhsuz tutsağım. Ama sen bensiz kalma ki içindeki sen beni affetsin. Dizlerini çekip yalvarsın damlalarını akıta akıta. Neredeyim ben? Çok hisseder oldum son günlerde, alışkanlığım olmadığı halde ruhumu kapattım, esir aldım zannediyordum. Senin güçsüz ellerine kırılacak kadar sevgiden yoksun mu bıraktım onu? Sen kalmadığın için mutluluk torbamda, özlüyorum. Öyle ki kalbimi bile içine tıkıştıramıyorum senin kokun uçup gitmesin diye. Gözyaşlarım ilk defa bana uyuyor, tek tek anıları hatırlatıyor. Tek tek, acı çektire çektire… Oraya gidiyorum çok kötü kokuyor, boğuyor, nefesimle bile dağıtamıyorum. Neşeden tek bir iz yok. Oysa ben, bende var olmayan bu duygunu hepsini buraya saklamıştım. Şefkatimi, sevgimi, görgümü hep buraya biriktirdim. Kötülük dolu yer bana ihanet etti. Kalbimi acıksın diye eksikliklerimi görmedi, dokunmadı onlara. Hepsini hatırlıyorum ama sadece birine bakınıyorum. Miniğime. Beklentiyle bakan minicik gözlerine…

Benden bir an olsun alamadığı, içimde hapsettiğim sevgime. Sorgulayan gözleri benimkilerle buluşuyor ama anahtar değil, özgür bırakmıyor. O da debelenmiyor, kederine razı geliyor. Hiç hak etmediği yerde kalmayı benim için istiyor. Gözlerim doldu. Evet, bu aralar çok hisseder oldum.

Pişmanlık. Onca yol yüzünü bile görmediğim, vurduğum tokatlanmış, sıcacık duygumu kıpırdatan, ona meydan okuyan canavar. Beni pençelemeyi mi geldin? Yoksa yine tek dişini batırıp gidecek misin? Bırak lütfen, ben hakkımı yeterince doldurdum. Sıra onlarda yüzleşmeleri gereken acı savaş. Pişmanlıktan acı değil. Büyüdükçe artması gereken benliğimi her saniye bez poşete dolduruyorum. Sonra her an onu unuturcasına bir kenara fırlatıyorum. Kimse istemiyor onu, istenmeyen bir çocuk gibi, bunu hak etmeyen herkes gibi. Kuruduğumu mu hissediyorum yine? Daha yeni yeni… Ona bir daha bırakamam. Beni onsuz bıraktığı için bağışlamayacağım onu, suçlamaya çok hakkım varmış gibi. Sadece bir dilenciydi o, şefkat dilencisi. Hayatta yaptığım tek yanlış. Yanında çekip gittim gözümün önündeki hırs uğruna. Başımı döndürdü, yerde oturup beklentiyle bana bakan yüreğini göremedim. Görmezden geldim, bana umutla uzatılan ele çamur sürdüm, ben buyum işte, asıl ben. Başarılarının arkasına sığınan amaçsız bir varlığın tekiyim ben. Tekiydim, bitecek zannediyordum. Biraz göz boyamayı öğrendim, irileştim, büyüdüm zannettim. En acısı olgunlaştım zannettim, hiç büyüyemeyecek olan kalbime aldırmadım bile. Bana sadece umutsuzluğum altında gittikçe küçülen kalbimi izlemek kaldı. Bende bulunmaktan utanıyor, başköşeme kurulduğu için kendi kendini azarlıyor. Bana bağırmıyor, ben de küçülüyorum.
Keşke hayatımdaki tek yenilgi bağırsa da ruhuma biraz canlılık getirse…

Beni kendisine benzetse? Çok mu geç? Yüreğim kırış kırış oldu, hayat tecrübesinin kırışıklıkları değil, boşluğunun açtığı yaraların dikiş izleri. Bir dokunuşta biter her şey. Tek bir küçük parmak, kirli çıkarcı eller değil, beni hayata döndürebilecek bir güç.

Yürüdükçe kan gibi sevgi döküldü üzerimden, bütün vücudumu kırmızıya boyarken benden süzüldü yavaş yavaş. Yaşlandıkça beyaz oldum ben, yürürken tökezledim karşılaştığım her çaresizlikte. Her gün biraz daha kokladım toprağı, her an biraz daha yakın. Boşta kalan her şeyimi toprakla doldurdum ben, kalbim yeşerir sandım. Attığım tohumların umutlarına eşlik ettim. Sadece izleyerek. Gittikçe koyulaştım, boyandım. Bir evi boyar gibi rahatça üzerime sürdüler he şeyi. Göz boyamaya benzemiyor bu, canımı acıtıyor. Hangi renge mi boyandım? O kadar ben kokuyor ki bakmaya cesaret edemedim, başım döndü anlayamadım. Yine yalan söylüyorum, renkleri hissedemiyorum ben aslında. Her biri duygularımın simgesi içimde çürüyüp gittiler. Ben ömür boyunca hiç anlayamadım. Hep parmaklarımla dinledim, ellerimden söküp atılana kadar bekledim. Sonunda oldu, acımasız bekleyişime kulak verdi. Ben büyüdüm bir kez daha, daha sabırsız bir hayata koştum. Benden eksilen her damlaya rağmen bütün olmayı öğrendim. Büyüdükçe damlalar boğdu beni, bütünlüğü kırdı. Paramparça kaldı. O kadar şefkatsiz bir el ki bu, beni tohum kadar zararsız yapacağına söz verdi. Sözünü tuttu. Ben yeşillendikçe kurudum.

Kırıldıkça sapsarı bir yokuş oldum ben. Nereye kadar çıkacak bilmiyorum. Yoruldum. Yürümekten değil, ışıktan. O kadar parlak ki gözlerim yaşarıyor. Bir an, sadece bir an gözlerimin ıslaklığı yerdeki çamura yansıyor. Benim kahverengiliğim de ona mı saplanmış? Sonsuz anlar duruyor. Umut bana bakıyor, onun da gözü yaşlı. Boynumdan usul usul sızan kırmızılığa dikmiş sanki gözlerini. Bana ihanet ettin diyor, saf umut. Senin başına ilk defa mı geliyor, diye sormak istiyorum ama o kadar cesaretim yok. O benim gibi değil, ihanet etmek alışkanlığı değil. Zaten benimle de ilgilenmiyor. Sadece boynuma bakıyor, artık bir göz gibi açılmış bir kesiğe. Bir umutla, kendini yaraya gömüyor, onu emmeye çalışıyor. Gözlerim kapanıyor. Hiç bir şey hissedemiyorum. Panikle ışığın eteklerini çekiştiriyorum. Beni bırakıp gitmesi için kalan tüm gücümle ona vuruyorum. Beni şaşırtıyor ve çekip gidiyor. Umutsuz vaka. Geriye boynumda şimdi sızlamaya başlayan yaramla kalıyorum. Artık renkten yoksun olan elimi hafifçe damdan akan yağmur sularına benzeyen yarama götürüyorum. Uyuşmuş. Her zaman yaptığım gibi sessizleşiyorum ve umursamıyorum. Buraya giriş kapım olan o boynumdaki şelale mi yoksa? Yine nereye geldiğimi düşünüyorum. Anlayamıyorum. Hırs beni kör etmiş, hiçbir şeyi ayıramıyorum. Yine kendimi bulamıyorum. Onu da.

Büyüdükçe mavi bir ağaca dönüştüm ben. Onun kadar yalnız ve korkusuz. Onun kadar sıradan ve mavi. Yalnızlık o kadar acı ama masmavi. Kendini göstermeye çırpınan ve kanatlanıp uçmaya yetecek kadar mavi bir yüreğim oldu. Ama yapmadım. Bir ağaç oldum, o kadar korkunç, pişmanlığını kendine kalkan yapan yapraklarını kendine dikemeyecek kadar beceriksiz. Benim kadar cesaretli değil, benim küçüğümü versek ona, dayanamaz bırakır. Oysa ben kendimle beraber sürükledim onu bu soğuğa. Ses çıkarmadı, sakince dışarıdaki havayı içinin ısıtabileceğine inandı. Ne kadar da hayal bir dünya kurmuş kendine, bir nefesimle dağıldı. Benim kadar cesaretli değil ama içinden çıkan farklılığı haykıracak kadar yaprağı yok köklerinde. Daha yeni yeni yeşeriyordu onunki. Yazık. Oysa ben tek bir mavi yaprağa razı olmayı öğrendim, onun kadar asil olabilmek için. Hak etmeyeceğim kadar fışkırıyor amansızca, meleğim gibi kayboluyor. Boşa harcıyor, mavileşiyor, ben oluyor. En çok ürktüğüm şey başıma geliyor, o da ben oluyor. Beni tüketiyor, geriye mavi bir boşluk kalan dek gözlerini bana dikiyor. Sonra kayboluyor. Benim gibi çıkmaza mı sürükleniyor? Bilmiyorum, anlamıyorum. Bu kadar işte… Bundan ibaret. Bu sondan geriye kocaman gözler, cansız bir beden ve meleğimden düşen mavi bir tüy kalıyor. Bir de ben.


önceki eser / sonraki eser