Konusu
: " Kendiniz, yakın ve uzak gelecekteki yaşamınız hakkında ne düşünüyorsunuz ? "


Yazar rumuzu:miço143
Eser sıra no:110216eser05

YÜRÜYEN MERDİVEN

Ben pembe renkli görünmez ata binen ve bir köylü kızına aşık olan Don Kişot. Adem ile Havva’nın ilk çocuğu, Darwin’in kocası, Madam Curie’nin eskortu… Parmak uçlarıma uranyum bulaşmış. Bir toz bezi bulmalıyım sararmış kitaplarımın arasında. Defterlerim öksürüyor, ben öksürüyorum. Bir mendil bulmalıyım, öksürüğümde radyum var. Kocam ölebilir, karım zaten öldü. Annem ve babam yaşıyor. Bağımlıyım, onlarla yaşıyorum. Bir merdivenden çıkıyorum; Ahmet Haşim’inki gibi değil, mermerler kirli beyaz. Üstelik eteklerime yapraklarını saçması gereken ağaçları da bir bir kesmişler.

Yukarı ucunda cehennem olan bir merdivenden çıkıyorum ıslık çalarak. Üstelik bu merdivenin sadece inişi var. Tırabzanları biraz eskimiş. Düşmekten korktuğum için gözlerimi kapatıyorum. Bir dizi halüsinasyon görüyorum karanlıkların ardından: Ruhum –her ne kadar beni deniz tutsa da- büyük bir gemide miço. Geminin de küpeşteleri eski ve yosun içinde. Bayır aşağı ilerliyor ve giderek hızlanıyor gemimiz. İşte halüsinasyon olduğunu buradan anlıyorum; denizde bayır olmaz.

Midem bulanıyor. Bir şelaleden aşağıya atlıyoruz. Gemi su alıyor ve mürettebat kayboluyor. Ben kendimi arıyorum. Kaptan, şapkasını arıyor. Sahile vuruyoruz bir kısmımız. Yuttuğum suları denize kusarken anlıyorum; şu sinsi dalgalar gibi, bir ileri bir geri yüreğim. Kısacık geçmişimi düşündükçe ikilemlerimden iğreniyorum. Kapkara nefret kusuyorum kendime. Midem boşaldıkça bir arayışa giriyorum. Kendi benliğimi soruyorum her bilgeye. Birisi “Şu tarafa doğru koşuyordu.” diyor, diğeri görmemiş bile. Sonunda sormaktan vazgeçip yollara koyuluyorum. Ozanlar gibi yürümeye başlıyorum bir bilinmezliğin peşinden.

Uçsuz bozkırda aydınlık bir gölgenin ardına saklanan elma ağacı gözüme ilişiyor. Ağacın gövdesine yaslanan bir adam var. Şimdilik sadece uzun saçlarında yazıyor ismi. Ona fark ettirmeden ağaca çıkıyorum. Bir elma kendime, bir elma da düşünen adama kopartıyorum. Selam vermeye niyetim yok. Yavaşça bırakıyorum elmayı ona doğru. Eyvah! elma kafasına düşüyor. Ne var ki tepki dahi vermiyor. Saatler sonra yerinden kalkan adam, emin adımlarla sonsuzluğa ilerliyor.

Ağacın diğer tarafını seyre başlıyorum. Orada bir cennet var. Üzerinde yalnız iki insan… Canları elma çekmiş olmalı. Beni fark ediyorlar, gülümsüyorum. Birer elma ikram ediyorum onlara da. İlk ısırıklarında yok oluyorlar. Şaşırıyorum. Düşündükçe anlıyorum ki; uzun saçlı adam elmaya düşman, ağaç uzun saçlı adama... Cennetteki iki insan elmaya düşman, ağaç o iki insana… Uzun saçlı adam; bu iki insana düşman, iki insan o adamı ne olursa olsun bağrına basıyor: “Ah! Yavrumun yavrusu…”. Tanrı hem o adama, hem o iki insana, hem elmaya, hem bana, hem de kendisine düşman. Eğer böyle devam ederse merdivenimi şarapnel parçaları süsleyecek. Sanırım en iyisi güvercinlere simit atarak merdivenden çıkmaya devam etmek.
Simit dedim de aklıma geldi; meslek seçme zamanım yaklaşıyor. Elbette bu kadar çelişkiyi bir arada bulunduran ruhum için geleceğini planlamak pek kolay olmuyor. Yüzlerce meslekten birisini seçmek yerine, yüzlerce benlikten birisini seçersem bütün soru işaretlerimi kolaylıkla yok edebilirim. Bu seçim esnasında kelebeklerin laneti omuzlarımdan inmeyecektir. Bir yanlış adım nasıl ki ardı sıra yanlış adımlara sebep olabilir, tek bir doğru adımım beni başarıya ulaştırabilir. Alışılmış ifadesiyle sunmak gerekirse; çorap söküğü. Bilim literatüründe ise kaos teoremi olarak yer bulur ve düzensizliğin içindeki düzeni konu alır. Benim ruhumda olan şey de bundan farksız. Duygularımda anlayamadığım şeyler varsa bundan dolayı düzensiz veya dengesiz sıfatlarını hak etmem.

Merdivenime geri dönüp yürümeye devam ediyorum. Gölgelerle karşılaşıyorum. Bir tanesi Halide Edip. Üzülme diyor; “Sanatçı çok garip ve tezatlarla dolu bir yaratıktır.” Mutluluktan göklere uçuyorum. Orada da bir gölge, alnında adı yazılı: Bedri Rahmi. Beni göstererek arkasına sesleniyor: “Şaire gökleri tımar için bir kaşağı…” Bu öyle bir söz oluyor ki benim için, sanki elime göklerin anahtarını vermişler gibi…

Gökleri tımarlayıp merdivenime iniyorum. Belli ki yıllar geçmiş, artık sararmaya başlamış mermerler. Ama altın desem altın değil, tunç desem tunç değil… Biraz daha zamanım olduğunu anlıyorum.

Tebessümlerle dolu bir bebek ve bu sağlam temel üzerine dikilmeye başlanan gökdelen… Gökleri delmeye kıyamayacak kadar duygusal, bir o kadar cüretkar. Öyle ki güneşi söndürmeye de güneşte boğulmaya da hazır. Sekiz kez ölmüş bir kedi kadar çekingen ama Hızır kadar da yardımsever.

Merdivenim tuncu andırdıkça ölüme kanım daha çok ısınacak. Son nefesimi aldığım sırada çözülecek bütün bu karmaşık imgeler ve o nefesi veremeden öldürüleceğim. Katillerim hiç anlayamayacak bu merdivenin ilk basamağının aslında son basamağı olduğunu.


önceki eser / sonraki eser