Konusu
: " Kendiniz, yakın ve uzak gelecekteki yaşamınız hakkında ne düşünüyorsunuz ? "


Yazar rumuzu:özgürlük034
Eser sıra no:110219eser13


BANA BİR ŞİMŞEK ÇAK

Dün

Gülücükler. Huzur. Daimi bir neşe… Çocukluğa, çocukluğuma dair en belirgin olanlar bunlar. Neşeli, geveze, hareketli bir çocuktum. Benim çocukluğumun güneşli günlerinde, bahçede tırmanılan ağaçları vardı. Bahçemizdeki erik, kayısı, limon, portakal, nar ağaçları… Bahçeye bıraktığımızda kimsenin çalmayacağına emin olduğumuz bisikletlerimiz vardı. Toprak yumuşayınca – baharlarda yani – biraz da biz sulandırıp onu, çamurdan yemekler yapardık hayal gücümüzle. Sonra o çamuru tahta parçalarıyla, taşlarla alır yapraktan tabaklarda misafirlerimize sunardık çiçekler, kumlar koyup üzerine.

Güvenliydi her yer. Güvendeydik. Düşerken elimizden tutan teyzeler, amcalar vardı ben çocukken. Ağlarken gözyaşlarımızı silen.

Arkadaşlarım, ikinci bir dünyaydı kendi dünyamın içinde. Sandalyeler ve çarşaflarla yaptığımız evin içinde saatlerce oynar, balkona kurduğumuz salıncakta kâh biz sallanır, kâh bebekleri-arabaları sallardık.

Küçüktüm ve tüm kadınlara teyzem, tüm erkeklere dayım gibi güvenirdim. Herkesi severdim. Dünyayı severdim. Gökyüzü parlak mavi, güneş parlak sarıydı. Bulutlar bembeyaz, yağmurlar daha sıcaktı.

Annem beni fırına göndermekten korkmazdı. Özgürce bisiklete binebilirdim sokaklarda. Herkesle konuşabilir, kimseden korkmazdım.

Eskidendi, çok eskiden…


Bugün

Ağır bir sınav stresi var üzerimizde. Benim ve akranım olan herkesin! Gelecek kaygısı içinde genç oluşumuzu unuttuk gitti. Artık yalnızca testlerimizleyiz. Sanatsal ve sportif faaliyetler için vakit yok! Pek izin veren aile de yok zaten. En iyi üniversiteye gidebilmek ve bu sayede de işsiz kalmamak için aylarca hatta yıllarca çabalıyoruz. Gizliden gizliye bir rekabet var aramızda. “Tabii ki hep beraber gidelim üniversiteye ama önce ben bir kazanayım da…” düşüncesi var beynimizi kemiren. Bunu düşünen bizler miyiz? Daha dün; beraberce koşup oynadığım, ağladığında ağladığım, mutluluğunu kahkahalarımla paylaştığım arkadaşlarımdan kopup da ne zaman bu kadar bencil oldum ben?

Yalnızlaşan bir gençlik var etrafımda. Televizyon, bilgisayar ve telefonla yalnızlaşıp yan yana geldiğinde konuşamayan; iki cümleyi ardı ardına getiremeyen bir gençlik yetişiyor! Türkçesi bozuk bir gençlik! Atasını bilmeyen bir gençlik! Vatanın toprağında ne olup bittiğini umursamayan bir gençlik! Siz yetiştiriyorsunuz! Siz, yetişmiş olanlar, yetişkinler! Bize bıraksanız böyle mi olurdu? Çocukken paylaşımcı olan, büyüyünce aniden nasıl yalnızlaşabilir ki, siz yöneltmeseniz bu duruma?

Fast food tüketen çocukların her şeyi “fast” olarak bitirmesi bizi şaşırtmamalıdır. Bir bilgisayar oyunu biter bir üst modeli istenir; o biter playstation istenir… Bunun bir sonu yoktur! Yalnızlaşan çocuk sadece ekranla kaynaşabilir.
Yalnızlaşan arkadaşlarımın büyük bir kısmı internet ve dizi tiryakisi olmuşlar. Kabul etmem gerekirse ben de yalnızlaşmak için fırsat kollayan bir gencim ama benim yalnızlaşmam bilgisayar ya da televizyon ekranıyla değil kitaplarımla oluyor. Etrafımdakiler beni yalnız sanıyorlar kitap okurken. Oysa ben yazarla ayrı bir dünya kuruyorum kendime o anda. Gerek arkadaşlarım gerekse büyüklerim arasında benim bu “yalnızlaşma” zamanlarıma ortak olabilecek; oturup da edebiyattan, sanattan konuşabileceğim insan sayısı – klasik tabirle – bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az. İsterdim ki, arkadaşlarımla okuduğum kitabı, gittiğim tiyatroyu, dinlediğim konçertoyu konuşup öneri alabileyim. İsterdim ki, bana kitap sevgisi aşılaması gereken edebiyat öğretmenlerim açıp bir kitap okusunlar. Ama onlar da televizyonun başından kalkıp kitap okumayı “zor” olarak tanımlıyorlar şu günlerde. “Zamanımız yok ki…” ile başlayan cümlelerine hep şu soruyla karşılık veriyorum: “Peki televizyondaki hiçbir diziyi ve programı kaçırmamayı nasıl başarıyorsunuz bu zaman yoksunluğunda?”

O kadar televizyon takipçisi olmalarına rağmen, haberleri baştan sona izlemeyen – onu bırakalım şöyle bir göz bile atmayan – Dünya’da ve yurdunda ne olup bittiğini merak etmeyen bir çevrenin içindeyim. Daha hükümetteki isimleri sayamayan; Ergenekon’u – hani hatırlarsa tarih derslerinden – bir destan sanan; Balyoz’un ne olduğunu anlayamayan gençler ve yetişkinler görüyorum. Sık sık üstelik!


Yarın

Bu kadar umutsuz olmamalıyım oysa. Ben bir gencim ve umutlu bakmalıyım dünyaya. Mutlu bir gelecek düşlemeliyim. Pembe düşlere inanmalıyım. İşsiz kalmayacağıma; arkadaşlarımla beraber en iyi üniversitelerde parasızlık çekmeden ve aileme maddi zorluklar yaşatmadan okuyacağıma; bir gün arkadaşlarımla, öğretmenlerimle, büyüklerimle aynı ortamdayken dizi- televizyon programı yerine kitap-sinema-konser-tiyatro konuşabileceğime inanmalıyım. Arkadaşlarımın – ve belki de fark etmeden benim – internet denilen sonsuz bilgi dünyasına gerçekten bilgi almak ve bilgi katmak için gireceğim günlerin olacağına emin olarak içim rahat yaşayabilmeliyim. Ben bunu beceremiyorum. Eskisi gibi huzurlu, mutlu, kaygısız günler yaşayabileceğimi sanmıyorum. Umutsuzum ve böyle olmamam gerektiğini bildiğim halde umutsuzca yaşıyorum. Atatürk’üne, diline, kültürüne, toprağına sahip çıkamayan bir kuşağın çocuğuyum! Umutlu olmak için elimde hiçbir neden göremiyorum!

“…
Bana bir şimşek çak
yolumu aydınlatacak
gazi'nin gözlerinden
mavi bir şimşek
kuva-yı milliye mavisi
aynı emaneti taşımaktayım
'hürriyet ve istiklal benim karakterimdir'
çünkü hain sinsi ve korkak
aynı düşmana karşı
savaşmaktayım ”

Attila İlhan


önceki eser / sonraki eser