Konusu
: " Kendiniz, yakın ve uzak gelecekteki yaşamınız hakkında ne düşünüyorsunuz ? "


Yazar rumuzu:sahaf734
Eser sıra no:110222eser27


DÜNYADA GÖRMEK İSTEDİĞİNİZ DEĞİŞİKLİĞİN KENDİSİ SİZ OLUN
(MAHATMA GANDHİ)


İnanın bana kendim, yakın ve uzak gelecekteki yaşamım hakkında hiçbir şey düşünmüyorum. Bunlar hakkında en ufak bir fikrim bile yok. Kalemi elime dün almış olsaydım az çok bir şeyler yazardım. En azından yazabilmek için çabalardım; çünkü düne kadar bu yazı yaşamımın en önemli parçalarından biriydi. Bugünse benim için hiçbir anlam ifade etmiyor. Kendi kendime "öyleyse neden yazıyorsun "diyorum ve tabi ki cevabı yine ben veriyorum: yazıyorum; çünkü kâğıdın başına geçemeyecek kadar tembel olmadığımı, kendimi yazmaktan korkmadığımı kendime göstermeliyim. Yazıyorum; çünkü yazmasaydım bu bir kaçış olurdu ve kendinizden asla kaçamazsınız.

Çok şaşkın ve boşlukta hissediyorum. Galiba bu, bir şeylerin farkına varılmasının belirtileri. Yaşamım için çok önemli olduğunu düşündüğüm şeyin aslında bir hiç olduğunun farkındalığı. Seneler öncesine ait bir şey hatırlıyorum: kapalı çarşıdaydık ve mağazaların parlak vitrinlerinin önünden geçiyorduk. Her yer yılbaşı süslemeleriyle ve elbette, ardında indirim olduğu iddia edilen, iyi dilek cümleleriyle donatılmıştı. Karşımızdaki mağazanın camı gerçekten de iyi temizlenmiş olmalıydı. Silen temizliğin hakkını vermişti. Cam gözükmüyordu bile. Vitrindekiler, ulaşılması çok kolay şeylermiş gibi görünüyorlardı. Biz bunun satış için kurulmuş bir tuzak olduğunu farketsek bile kardeşim, en sevdiği kırmızıdan yapılmış balonlara dayanamayacak kadar küçüktü. Kollarını açıp öyle bir koşu tutturdu ki görülmeye değerdi doğrusu. Tabi sonu malum. Varlığından habersiz olduğu camla yaptığı temastan sonra yaşadığı boşluk, korku ve şaşkınlığı şu anda hissediyor gibiyim. O zaman çok gülmüştüm ama şu an, içinde bulunduğum durumu açıklayan tek şey bu anı. Şimdi düşünüyorum da ben de kendime ulaşılması güç balonlar oluşturmuşum ve onlara ulaşmak isterken gerçeklerle burun buruna gelmişim. Şimdilerde ulaşılması en güç balonum İstanbul.

İstanbul...

Yakın ve uzak bütün geleceğim, gerçeğim, benliğim, umudum... Meğer İstanbul'u yazmak, bir duayı fısıldamak kadar kutsalmış. O düşler şehri ne zaman aklıma düştü bilemiyorum ama hep içimdeydi. Ona ne kadar tutkuyla bağlansam da hiç yazmadım, onun hakkında hiç konuşmadım. Yazarsam büyüsünü bozacağımdan ve asla ifade edemeyeceğimden, konuşursam onu kelimelerimin arasında kaybedeceğimden korktum. Hiç solumadım havasını, hiç görmedim denizini, göğünü. Yinede bir gün oraya ulaşacağıma inandım. Geleceğe yönelik hayallerimi hep onunla süsledim. Bekledim, sabrettim. En kötü anlarımda "bu da geçecek, az kaldı, sana geliyorum "diyerek kendimi toparladım. En mutlu anlarımda ise şu anı İstanbul'da yaşamak bir başka olurdu diye düşündüm. Hayalimde hep, aynı İstanbul'a farklı yollardan ulaşmak vardı. Kendimi, bazen yeni indiğim uçağın havaalanında, bazen de Haydarpaşa Tren Garı'nın önündeki merdivenlerde, İstanbul'u, ilk kez, doyasıya içime çekerken düşledim. Ben yine hep bekledim, hep sabrettim...

Mühim olan doğru zamandı; fakat şimdilerde doğru zamanın hiç gelmeyecek olması ihtimaliyle korkuyorum. İşte o zamanlar da hayal kurduğum her ana lanet ediyor, İstanbul’la birlikte kendimi de derinlere, gerçeklik denen o şeyin derinlerine gömüyorum. Gerçeklerle hiç anlaşamıyoruz zaten. O benim tam zıttım, kanlı bıçaklı düşmanım; çünkü gerçekler, hep, mantıklı olanı oyuna sürmek istiyor. Benim mantığımsa bunu kaldıramıyor, kendi çapında hayallerle isyan ediyor. Gerçeklerden kaçıp hayallere sürüklenişim belki de bunu içindir.
Gerçeğin mantığı bana, yaşadığım ilin üniversitesinin makul bir bölümünde okumayı, fazladan burs ve en az harç parası için yalnızca ders çalışmam gereken bir yaşamı, hiç yaşanmamış olmasını dileyeceğim bir üniversite hayatından sonra ailem için seçtiğim mülayim, belirli bir mesleği ve sigortası olan ilk eş adayıyla mantık(!) evliliği yapmamı, günümüz şartlarına uygun, satılacağını bile bile bir ev ve araba sahibi olmamı, erkek çocuk sahibi olana dek sayısını bilmediğim kadar çocuk yapmamı, ölene kadar maaşıma gelecek zamdan medet umarak yaşamayı, emekli tazminatımı kredi kartı borçlarımın faizine yedirmeyi, sanki çocuklarımın tek ihtiyacı maddiyatmış gibi elimde avucumda ne varsa onlar için satmamı, sonra da bunu gösteriş yapıp güya hayatlarının kurtulması için benim yaşadığım(!) yaşamı zorla yaşatmamı, çocukları tarafından istenmeyen, hayatını hiç yaşayamamış, İstanbul’u tatmamış, bol kedili, huysuz bir yaşlı olarak ölmemi vaat ediyor. Yani risksiz, basmakalıp, yaşanmamış bir hayat. Oysa gerçeğin gerçek yüzü bu kadar da acımasız olmamalı.

Benim mantığımsa bana, İstanbul’da, tek başıma, istediğim devlet üniversitesinin istediğim bölümünde okumamı yani dolu dolu bir üniversite yaşamını, beraberinde getireceği başarılı bir iş hayatını, dünya turunu, görüp görebileceğiniz en sıradışı kütüphaneye sahip olmamı, önümdeki yıllarda nasıl ve ne yaşayacağımı hiç düşünmeden hayatta doğaçlama yapmamı ve bendeki yeri hiçbir zaman değişmeyecek olan İstanbul’u vaat ediyor. Hayat bana bu istediklerimi verir mi bilmiyorum ama yeterince büyüdüğümde doktor, öğretmen veya avukat değil de “bir baltaya sap olmak” istiyorum, işte tek bildiğim bundan ibaret.

Evet, kendi kendime geleceğim hakkında bir şeyler karalamaya çalıştım; fakat kendimi bir türlü yazamadım. Galiba bende diğer insanlar gibi kendimi unutup isteklerimi ön planda tuttum; çünkü en kolay yol buydu. İnsanın kendini, kendi derinlerinden bulup çıkarması ve belli bir kalıba sığdırarak yazması zor şey doğrusu. Bu yazıyı daha fazla kendi tasvirimle boğmak istemiyorum. Kısacası ben… Ben kim miyim? Artık orasını da siz tahmin edin.


önceki eser / sonraki eser