Konusu
: " Kendiniz, yakın ve uzak gelecekteki yaşamınız hakkında ne düşünüyorsunuz ? "


Yazar rumuzu:yağmur743
Eser sıra no:110221eser11


ŞIP ŞIP ŞIP

Yağmur yağar, şıp şıp şıp, bir koku gelir; toprak kokusu, insan içine çeker oh mis der. Bakarsın uzun uzun, gözlerini kapar dinlersin yağmuru bazen. Elini uzatır pencereyi silersin dışarıya bakarsın, insanlar görürsün. Kimi kaçışır kimi ise yağmura inat açar kollarını kimi şemsiye olur başkasına, düşünürsün peki ya sen ne olacaksın? Yağmura inat açabilecek misin kollarını, başkasını mı koruyacaksın ya da en kötüsü,yağmurun altında oturup ıslanacak mısın?Ellerim kalemi tutuyor aklımda türlü düşünceler var.. Kitaplarla dostluğum devam ediyor yine elimde kalemle fakat uykusuzluk yok mu bitiriyor beni. Gözlerimde ışığı arıyorum böyle zamanlarda, ardından bir el arıyorum beni çekip götürsün diye değil, bana geleceğimi göstersin diye. Hayal kuruyorum, resimler çiziyorum düşümde, hangisi gerçek olacak bilinmez. Israrla soruyorum kendime yağmura inat açabilecek miyim kollarımı? Uyumak uyumamak arasında gidip geliyorum, iplerin üstündeki cambazlar gibi düştüm düşüneceğim ve başlar şimdi yeni serüvenim belki gerçek, belki hayal, belki hüzün, hepsi rüya değil mi hoş geldim hayaller diyarına!

Kapının kulbunu tutuyorum, kalbim pır pır atıyor neyin heyecanı bu anlamaya çalışıyorum, rüya değil mi hayallerim değil mi hepsi merak da ediyorum haliyle. Ellerim titriyor, hiç olmadığı kadar yorgunum neye kapımı açtım bilmiyorum. Bir elimde su, gözlerimi çeviriyorum diğer elime; iki kalem bir silgi işte o zaman anlıyorum ben hayatımın sınavına giriyorum. Tahta bir sıra insanın hayatını ne kadar değiştirirse, işte oturacağım sıra da, işaretleyeceğim sorular da benim hayatımı o kadar değiştirecek. Beklediğim kâğıt sıranın üzerine konulduğunda kalbimin ritmi bozuk atışlarını dinliyordum. Bir soruyu çözmek için elime kalemi aldığımda önüme gelen dava dosyasını gördüm. Bir anda kafamı kaldırdığımda yoktu artık sıralar. Sadece bana bakan bir çift göz vardı. Cübbeli ve suratlarındaki çirkin ifadeyi belki biraz olsun örtmek için kullandıkları tonlarca makyaj yapanların olduğu bir ortamı soluyordum.


Her kolun altında bir dosya vardı, her dosyanın içinde bir öykü bir hayat.. İşte yine başka biri daha, elleri kelepçeli gözlerindeki ışıktan eser yok, omuzlarından belli hayattan bıkmış ister miydi o bu durumda olsun tüm gözler onu takip ederken, ve tekrar elleri kelepçeli biri daha gözlerindeki ışığın yeni söndüğü belli, umutsuzca yere bakıyor, bir şeyleri özlediği belli belki çocuğu belki karısı ama kalbinden gelen buram buram özlem kokusu bana kadar ulaşmıştı. Duruşma salonuna ilerliyorum gözlerimde ufacık bir pırıltıyla, üzerimdeki cübbenin bana vermiş olduğu duygusal ağırlıkla ayaklarımı yerden hafif hafif kaldırıp küçük adımlarla ilerliyorum, müvekkilimin yanındaki masa yerine daha yüksekte olan hakimin yerine bakıyor gözlerim. Ayaklarımın beni hâkimin oturacağı yere götürmesi yüzümde açan çiçekleri belirginleştiriyor. Yerime oturuyorum sanığa bakmak üzereyken karşımda bir televizyon görüyorum; söylediğim gibi hayaller diyarına hoş geldim… Kafamı eğip üzerimdeki kıyafetlere baktığımda günümüz modasından farklı elbiseler görüyorum bu beni şaşırtıyor ve içim kıpır kıpır aynaya yöneliyorum. Aynaya baktığımda ilk dikkatimi yılların bana mirası kırışıklıklar gözüme takılıyor. Ben de mi yaşlanacaktım, ben de mi yıllarla birlikle yıpranan yüzümle her sabah güneşe günaydın diyecektim. Zaman. Görünmez bir mezarlıktır zaman, şairler dolaşır saf saf, tenhalarında şiir söyleyerek, kim duysa korkudan ölür, tahrip gücü yüksek saatli bir bombadır patlar an gelir...

Ah zaman sen de mi vurdun beni en değerli yerimden, sen de mi yıprattın beni gücünle? Ben eski ben değilim, her sabah sevinçle yüzümde bir tebessümle topladığım saçlarım bile ellerimin arasından dökülüyor aralarında beyaz tellerle. Beyaz teller mi? Onlar da mı artık hayatımın bir parçası oldu ya, renkler ya renkler de mi soldu? Avuçlarım içinde saklıyordum ben zamanı kayıp gideceğini nerden bilebilirdim ki bu kadar erken. Mevsimlerin bile nasıl geçtiğini anlayamadan, tüm yıllara el sallıyordum. Tekrar televizyona yürüyorum içimdeki ufak çocuğun umutsuzluğuyla. Televizyonda kanallar arasında dolaşırken hepsinin aynı kelimeler kullandığını duyuyor kulağım. “Küresel Isınma”, “Kriz”, “Ölümler”. Evet, yanlış duymuyordum tüm spikerler aynı kelimeleri seçmişlerdi. İnsanlar gözlerindeki yaşla ve elleri korkudan titreyerek, dudaklarını kemiriyorlardı içlerindeki büyük pişmanlıkla. Pişmanlık yeni yeni baş göstermeye başlamıştı, zamanında ellerinden gelenin yarısını yapsalardı... Neden onlar yapsalardı, neden biz yapsaydık değil de onlar yapsaydı…


Belki insanoğlunun en büyük hatası işte budur, her şeyi başkalarının elleri arasından almak, neden kendi ellerimizle yaratmıyoruz peki onu? Başkalarının hayata sunduklarıyla yetinmeyi beklersek sonumuz işte bugün gibi olur, ölümlere kucak açma vakti gelmiş hoş geldim hayaller diyarına… Bir kanalda durup spikeri can kulağıyla dinleme ihtiyacı hissediyorum tüm benliğimle. Televizyonun sesini azıcık açıyorum; neden mi kulağımın duyması için değil pişmanlığın canımı yakması için. Belki bu şekilde biraz içimin rahatlaması için. Arka planda gösterilen ufak çocuk gözüme takılıyor, nasıl yalvarıyor, elleri kirli gözlerinden damla damla süzülen ufak gözyaşlarıyla. Biz onu bu hale getirdik, kime yalvarıyor peki bu çocuk bana mı? Geçmişte suyumu, elektriğimi biraz olsun dikkatli kullansaydım ne olurdu sanki, gözü yaşlı çocuğun benden yardım isteyen elleri yerine gülen yüzü alsaydı tüm ekranı. Ekrana gözümü tekrar çevirdiğimde çocuğun gözlerinin içine bakamadığımı fark edip korkmuştum, beni suçlamasından mı yalvarıp yardım istemesinden mi bilmiyorum; ama korkmuştum. Onlar için hayat ölüm tadında yaşanıyordu. İçimde kocaman bir buz kütlesi varmış gibi üşüyordum, titriyordum ve ağlıyordum. Pişmandım, insanı bir değil, iki değil, sonsuz kere öldüren bir hastalığa yakalanmıştım pişmanlıktı adı. Keşke keşke deyip duruyordum, etrafımda dönmek bir fayda etmeksizin beni bu bile çıldırtmaya yetiyordu. Kanalı değiştirdim, diğer kanalda yine aynı böyle bir kız çocuğu vardı ve diğer kanalda da ve diğerinde de. Biz yapmıştık bu çocukları böyle mutsuz bir bardak suya muhtaç, biz mutluluk denizinde yüzerken onlar şuan kıvranıyor canlarını kurtarmak için. Şıp şıp şıp... Yine yağmur kokusu dolduruyordu ciğerlerimin en kirli köşelerini bile…


Kanalda altyazı geçiyordu, spikerlerin konuşmaları hızlanmış, heyecanları gözlerinin en içinden okunuyordu. “ Yağmur yağıyordu”. Bir kez olsun yağmurun yağması insanları bu kadar mutlu ediyorsa, içlerindeki küçük çocuğun zıplamasını sağlıyorsa keşke geçmişte yağan bir parça yağmurla kıyafetimizin ıslanmasına kızmasaydık. Pişmanlık öyle canımı yakmaya başlamıştı ki için için ağlıyordum. Ne aşkı, ne işi, ne başarıyı düşünebiliyordum. Günden güne eriyordum yalnızlık ve suratıma bakan binlerce kıvranan çocuk yüzünden. Yağmur durmak bilmiyordu. Yağmur yağması iyi miydi yoksa insanlarına canına aç bir yağmur muydu zaman gösterecekti ve tek bildiğim ben pişmanlığın pençelerinde asılı kalan bir korkaktım. Elimden tut yoksa düşeceğim yağmur götürecek yoksa beni. Bu yüzden hayat, sıkı sıkı tut beni sen tutarsan beni ben de seni; tutarım yüzümdeki kırışıklıklara, saçımdaki tel tel beyazlıklara aldırmadan. Pencereme gidiyorum, hayata inat yine ayaktayım ellerim sıkı sıkı bir değneği kavramış. Şu parmaklarıma bak nasıl da yıpranmış bana bakıyorlar acı acı. Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor, bu şehir eski İstanbul mudur? Ağaçların üzerinde tek bir yeşil yaprak bile kalmamış, hüzünlü bir şarkı eşlik ediyor bana. Yaş olmuş 70 belki 80 tek bir damla suya muhtaç yaşıyorum ne deniz var ne neşe, nerde çocuklar, nerde gülen yüzlü al yanaklı kısa pantolonlu çiçeklerim… Hepiniz mi terk ettiniz beni. Bu, kapımın önünden akan kan gölü ne?


Minicik bedenlerin diri diri mezara yollanıldığı, gencecik askerilerin ölüme gittiği yer mi olmuştu ülkem. Ben savaşta mıydım, biz savaşta mıydık? Bomba sesleri… Bomba sesleri ah yüreğimi söküp avuçlarıma atıyorsun. Minik bir feryat duyuyorum en tepeden, bir anne gözleri yaş bağırıyor “Aldınız, aldınız bir damla su için oğlumu aldınız?” Bir büyük bomba sesi daha bu sefer evimden vurmuştu beni, sağıma baktım “Ölüyorum! Yardım edin!” diyecek dahi kimsem yok. Yalnızlık bu olsa gerek.

Yağmur yağıyor yine… Şıp şıp. Huzur dolu yatağımda uyuyorum. Yatak; sonsuza kadar orada uyacağım ve bu hoş yağmur kokusunu koklayacağım, ciğerlerimi dolduracağım toprak çukuru. Ey hayat; kaldırımlarda yağmur kokusu, ben sana mecburum sen yoksun. Bir bomba mahvetmişti beni, benimle birlikte onca yazık bedeni. Sıra sıra uyuyoruz şimdi. Gözlerimiz kapalı, yağmur kokusu ciğerlerimizde, kıpırdamadan, haykıramadan, gülemeden, ağlayamadan… Zaman gelecek bu yatağımda hayatta en çok göz pınarlarımın kurumasına sebep şeye bile hasret kalacağım. Bu yatağımdan bir türlü güneşi gülen yüzümle selamlayamayacağım. Bu yatak… Bu yatakta hiçbir zaman sabah olmayacak… Mezarım işte bu yattığım benim mezarımdı. Peki ya açabilmiş miydim yağmura inat kollarımı yoksa yağmurun altında bir küçük kuş gibi saklamış mıydım kanatlarımı? Bence saklamıştım. Korkmuştum, daha çok küçüktüm hem yağmura inat direnmek için, ne zaman büyümüştüm ki ben? Başkası da şemsiye olamamıştı bana sadece dışarıdan beni izleyip gülmüştü belki halime.

Aniden sıçradım, kalbim güm güm atıyordu. Ayağa kalktım, önce tökezledim. Koşar adımlarla aynaya gittim. Sizce neyi merak ettim? Önce ellerime baktım; tıpkı eskisi gibiydi, sonra saçıma; yine kahverengiydi, ya cildim; hiç kırışıklık yoktu. Suratımda soru izleri vardı. Yine uyuya mı kalmıştım masa başında. Yüzümde küçük bir tebessüm belirdi. Yüreğime su serpilmişti sanki. Sanırım hayaller diyarındaki yolculuğumu bitirmiş yine kitaplarımın başına geçmem gerekti. Bu sefer diğerlerinden farklı bir şey yaptım koşa koşa gittim anneme sarıldım. Öptüm, öptüm, öptüm belki yüz kere belki iki yüz kere. Korktuğumda hep bunu yapardım. Fakat bu sefer yanaklarımdan iki damla gözyaşı süzüldü nasıl da üzülmüştüm geleceğime. Yıprandı, yıkıldı diye nasıl da korkmuştum çaresizce. Oysa hepsi benim hayalimdi, geleceğimi görmüştüm bir iki saatte. Bir iki saat mi? Kolumdaki saate baktım; bu bile hoşuma gitmişti. Zamanı bilmek bile yüreğimi pırpır etmişti, sonsuzlukta bir an kaybolmuşken iyi gelmişti. Rüyamdaki geleceğimde, ben ne yağmura inat açabildim kollarımı, ne de başkasına şemsiye oldum ne de başkası bana şemsiye olmuştu. Bugünde yarını yaşamak isterken kaybolup gitmeyin sessizce. Zaman… Tahrip gücü yüksek saatli bir bombadır patlar an gelir. Attila İlhan ölür… Ben ölürüm, sen ölürsün, o ölür, hepimiz ölürüz… Şıp şıp şıp. Pencerenize bakın yoksa yine mi yağmur yağıyor? Yoksa sizi bir şemsiye mi koruyor yağmuru göremiyorsunuz? Fakat unutmayın o şemsiye bir gün yok olacak. Gelecek sizin geleceğiniz, şemsiyenin değil.


önceki eser / sonraki eser