Konusu
: " Kendiniz, yakın ve uzak gelecekteki yaşamınız hakkında ne düşünüyorsunuz ? "


Yazar rumuzu:yılmadan016
Eser sıra no:110222eser14


UMUTLARLA DÖRTNALA

‘ne vakit bir yaşamak düşünsem
bu kurtlar sofrasında belki zor
ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden’

Attila İlhan


Her insan kendi yaşamının kaptanıdır. Rotasını çizmek ve gemisini ne yönde hareket ettireceğini belirlemek insanın kendisine düşer. Elbet bizleri doğru bildiğimiz yoldan saptırmak isteyenler olacaktır. Ama onlar olmasaydı, Kaptan Attila İlhan’ın da söylediği gibi ‘’ellerini kirletmeden’’ yaşayanların ne anlamı kalırdı?

Düşünmek, insanın en temel ihtiyacıdır. İki insan düşünün: İlkinin ekmeği, suyu yok fakat düşünebiliyor; ikincisi ise düşünemiyor, ekmeği, suyu var fakat onların gerekli olduğunun farkına bile varamıyor. Sizce hangisi daha kötü durumda? İlki düşünebildiği için bir yolla besin maddelerini tedarik edebilir. Fakat ikincisi yaşamak için düşünebilen insanlardan yardım almak zorundadır. Bizler de düşünebilen bireyler olarak yaşamımızı sorgulamamız gerekir. Hepimiz bireylik bilincimizi oluşturmalı ve kendi doğru-yanlışlarımızı belirlemeliyiz. Maalesef yıllardır ülkemizde bunun eksikliğini yaşıyoruz. Özeleştiri yapmaktan kaçan binlerce genç şu an istemediği bölümlerde okuyor. İlgi alanlarına yönelmeyip salt para kazanmak amacıyla iş seçimi yapan insanlar zamanla mutsuz bireylere dönüşüyorlar. Kentten kırsala indiğimizde daha vahim bir tabloyla karşı karşıya kalıyoruz. Özellikle ülkemizin doğu kesimlerinde kız çocukları okula gönderilmiyor. Daha çocukluk dönemini tamamlamadan evlendiriliyorlar. Cehaletten kaynaklanan mide bulandırıcı gelenekler türüyor. Örneğin berdel adı verilen aileler arası değiş tokuş yöntemiyle kızlar hiç tanımadığı insanlarla evlendiriliyor. Ve insanın dönüp de kendine bakmamasından kaynaklanan ülkemizin sorunları, asırlar önce Aristo’nun söylediği bu sözü haklı çıkarıyor: ‘’Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez.’’

Toplumdaki bireylerin yaşayış biçimlerinde ülkedeki yönetimlerin etkisi büyüktür. Tarihe baktığımızda monarşiyle yönetilen toplumlarda halkın yaşamlarını dar bir alanda sürdürdüğünü görüyoruz. Bizim tarihimizden örnek verelim: Osmanlı toplumunda oluşturulan ‘Padişah efendimiz büyüktür, o her şeyin en iyisini bilir.’ anlayışı halkı, yönetimi sorgulamaktan alıkoymuştur. Böylece halk özgürlüğü tanıyamamış, asırlar boyunca tek adam rejiminde yönetilmiştir.

Bir ülkede insanlara verilen özgürlüğü ölçmek için eleştirinin düzeyine bakmak gerekir. Çünkü özgürlüğün ilk adımı kendini rahatça ifade edebilmektir. Avrupa toplumları özgürlüğü elde edebilmek için birçok sınav vermişlerdir. Ortaçağ’da dinin hakim olduğu, bilimsel çalışmalar yürütenlerin aforoz edilerek toplumdan dışlandığı bir dönemde yaşamalarına rağmen Reform ve Rönesans hareketleriyle bu sorunu aşmışlardır. Bu hareketlerden sonra devamlı gelişmiş ve aydınlanmanın beşiği haline gelmişlerdir. Batı geliştikçe doğu ülkeleri gerilemeye, bilimsel çalışmalardan uzak kalmaya başlamıştır. Örneğin matbaa Osmanlı’ya Avrupa’dan 300 yıl sonra girmiştir. Bu da aydınlanmacı fikirlerin halka geç ulaşmasına neden olmuştur. Osmanlı halkı özgürlük kavramını 1839’daki Tanzimat Fermanı’yla tanışmıştır. Önceki yıllarda Osmanlı’da özgürlüğü incelemek istersek hiciv edebiyatına bakmamız yeterli olacaktır. Hiciv, Divan Edebiyatı’nda gelişmemiş bir türdür. Bazı şairler tarafından denense de gelişmesine izin verilmemiştir. Örneğin hicviyeleriyle ünlü Nef’i boğdurularak idam edilmiştir.

Ülkemizin günümüzdeki durumuna baktığımda çok büyük farklar göremiyorum. Ceza alanlar hala kendi doğrularını korkusuzca haykıranlar, değişen tek şey verilen cezalar. Artık ülkemizde düşünce suçlularını çeşitli kılıflar giydirip cezaevine yolluyorlar. Ve bu durum, gelecek yaşamım hakkında endişe duymama neden oluyor. Fikirleriyle bizi aydınlatan bilgeler karanlık hücrelere tıkılıyor. Doğruları yazan gazeteciler suçlarının ne olduğunu bilmeden apar topar evlerinden alınıp hapishanelere götürülüyor. Ne tesadüftür ki basına gerçekleri anlatan komutanlar uçak kazalarında hayatlarını kaybediyorlar. Ve ben önceden planlanıp çekilen bu filmi izlerken aklımdan şöyle geçiriyorum: ‘’Ne kadar oyun oynarsanız oynayın, ne kadar senaryo yazarsanız yazın. Biz sizi Kurtuluş Savaşı’nda alt ettik, yine alt ederiz!’’

Bize zarar veren dış mihrakları alt edebilmek için önce kendi içimizde birliği sağlamalıyız. Ülkemizde görüş ayrılıkları nedeniyle insanlar birbirine saygı duymuyor. Bu durumun doğurduğu sonuçları seksenli yıllarda kardeşin kardeşi vurmasıyla ödedik. Nesildaşlarıma baktığımda böyle sorunların kavgaya varmadığını, ama hala hoşgörü eksikliğinin olduğunu görüyorum. Kimisi bir siyasi görüşün militanı olup başka fikirlere kapalı oluyor. Kimisi farklı olmayı dış görünüşte sanıyor. Ama gençlik ve ülke sorunları hakkında düşünen gençler hala var. Ben kendimden, arkadaşlarımdan ve gençlerden hala umutluyum. Çünkü…

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği gibi: "Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk onu ila ve idame edecek sizsiniz.’’

Ve ben de, Atatürk’ün tüm engellere rağmen kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin genç bir bireyi olarak söylüyorum ki:

Atatürk kurtuluş mücadelesine girişmeden önce sahip olduğu tek şey umuttu. Ve o savaşını sürdürürken umudunu hiç kaybetmedi. Dünyadan ayrılmadan önce ‘‘Bütün umudum gençliktedir.’’ Diyerek bu vatanı bize emanet etti. Atatürk’ün izinden giden gençler olarak burada kendimize şu soruyu sormalıyız: Atamızın övgüsüne layık olmak için ne yapıyoruz?

Atam! Ne kadar isterdim sana ‘’Vatan emin ellerde,rahat uyu.’’ demeyi. Ama dilim varmıyor yalan söylemeye. Gönül rahatlığıyla söyleyebileceğim tek şey: ‘’Bize emanet ettiğin vatan için, öğrettiğin medeni değerler için, kurduğun cumhuriyet için umudumu kaybetmeden savaşacağıma şerefim üzerine söz veriyorum!


önceki eser / sonraki eser