Konusu
: " Kendiniz, yakın ve uzak gelecekteki yaşamınız hakkında ne düşünüyorsunuz ? "


Yazar rumuzu:zenci112
Eser sıra no:110205eser06


YEMİNİMİZ

bil ki dünyayı sarsan sıçramalar
birikmiş şuurlarla gelir.

-Attilâ İlhan

Doğmakla başladık her şeye ve yaşamakla devam ediyoruz; herkesçe de malûm ki, bir gün ölüme ereceğiz. Öyleyse bizim için bütün mesele, en güzel ölümü getirebilmekte. Bu ise tamamen, ne kadar aydınlık bir bilinçle, ne kadar ‘‘karanlıkları yırtmak arzusuyla’’ yaşayabildiğimize bağlı…

Adım atmak çok kolay. Bize zor gelen ve mütemadiyen kaçtığımız tutum, adım atmak değil. Sisli bir dünyadayız. Gözümüz daima buğulu… Sadece gördüğümüz yola atlamak bizi kurtarmaz; gördüğümüz yola ‘düşünüp’ atlamak farzdır! İşte bize ağır gelen, bu zorunluluktur. Bizim ekseriyetimiz, maalesef ki düşünmeyi ıstırap olarak bellemiş. Bu bellemeyi yıkabildik mi, ‘gelecek’ dediğimiz o sisli caddenin içinde, bir anda doğru görüş açısını yakalarız. Bu bellemeyi yıkamadık mı, ölmekle doğmak arasını kaybederiz. O zaman, önümüzde iki seçenek var demek ki: Ya, salt doğup-ölmekle yetinen adamlardan olacağız; ya da doğmamız ve ölmemiz, yaşamamızın gölgesinde hatırlanacak.

Mesela ben ikincisi için yeminliyim. Bu, beş sene önce de böyleydi, şimdi de böyle. Hani bir laf vardır, ‘’İnsan yedisinde ne ise, yetmişinde de odur,’’ diye… İşte bu laf, hepten yanlış değil, bir doğruluk payı da içeriyor. Jules Verne, küçüklüğünde evden kaçmıştır. Bir gemiyle yola çıkmasına ramak kalmışken babası tarafından yakalanmıştır. Sonrasında neler olmuştur, evde bir temiz dayak yemiş midir, bilemiyorum. Fakat bildiğim şey şu ki; bu serüven tutkunu ‘çocuk’, 1905 yılının 26 Mart’ında hayata gözlerini yumduğu vakit bilimkurgu ve macera romanlarının en büyük ustaları arasında sayılıyordu. Tesadüf müdür? Sanmıyorum. Çocuk Jules Verne fazlasıyla meraklı bir serüven tutkunuydu; gözlerini son defa kapamadan önceki o ‘ölüm saniyesi’ndeki Jules Verne de…

Bu noktada mesele, bizim ne olmak istediğimizde: Biz ‘çocuk Jules Verne’ olarak kalıp basit serüvencilik mi oynamak istiyoruz, yoksa ‘ölüm saniyesindeki Jules Verne’ olarak insanların hatırında yer bırakmak mı? Daha başka deyişle, dünyayı sarsmak mı? Muhakkak ki ikincisi! Öyleyse, işimiz hiç de kolay, emeksiz ve çabuk olmayacaktır. Bir düşünün, Fransız Devrimi, yani dünyayı ters yüz eden bu büyük ‘sıçrama’ durup dururken, kendiliğinden mi cereyan etmiştir? Cevabı Kaptan versin: ‘’bil ki dünyayı sarsan sıçramalar / birikmiş şuurlarla gelir.’’ İşte, aynen bu biçim, dünyayı sarsan ‘yaşamalar’ da birikmiş şuurlarla gelir, gelecektir…

Hülâsa, biz dünyayı sarsan bir yaşamanın sahibi olmayı gerçekten istiyorsak –ki istiyoruz, eminiz-, beynimizin her hücresi aç bir kurdun midesi gibi sızlamalıdır; nitekim sızlar da: Önümüze bir cümle koyarlar. Bu cümle öyle bir şey söyler ki, belki daha önce duymamışızdır bile. Neticede, afallarız. Yıldızlarını düşürmüş geceler gibi uğursuz, umutsuz bir karanlık çöker yüreğimize. Bu karanlığı, oradan buradan bulduğumuz yıldızlarla delebilirsek, ne âlâ! Delemezsek, açlığımızla ve isteklerimizle, bir de tüm yaşamamızı kaybetmenin ‘nihilist’ şaşkınlığıyla kalakalırız.

Ben bu cümleleri yazdığıma göre, herhalde az buçuk kavramışım bir şeyleri. Ne istediğimi biliyorum. Yaşamam, ölümümden ve doğumumdan daha çok yer kaplasın: İşte istediğim tam olarak bu. Bu da demek oluyor ki, bütün muhteşemliklerin; Mustafa Kemallerin, Attilâ İlhanların, Nâzımların, Suat Taşerlerin, Orhan Kemallerin, Uğur Mumcuların, Malrauxların, Steinbecklerin, Jules Vernelerin ve adını saymadığım daha yüzlercesinin, her attıkları adımla devleştirdikleri şuurları eşliğinde geçip gittiği şu sisi bol caddede artık benim de yürüme vaktim... Beynimin her damarı, bilmediğim her kelime için sızlıyor. Yüreğim, henüz ulaşamadığım tüm aydınlıklar için kıvranıyor. ‘’Sabır,’’ diyorum, bir yandan. Bir yandansa sabırsızlık kamçısı anbean sırtımı yalıyor. Hâl buyken; tembellik, kuru cesaret gibi tuzaklara düşmediğim müddetçe, bütün bu sisli karanlığı birikmişliğimle sarsacağımı biliyorum. Benim bu sarsmamla uyanacak bir kişi bile, beni ilelebet hayatta tutacaktır.

Hani, ‘’Öyleyse bizim için bütün mesele, en güzel ölümü getirebilmekte.’’ demiştik ya başta… En güzel ölüm, sanıyorum ki ‘ilelebet yaşamaktır.’ Biz, kendimizi ilelebet yaşatacağız. Bu azimdeyiz, her şeyden önce, bu bilinçteyiz. An gelecek, Attilâ İlhan nasıl öldüyse, öyle öleceğiz. Hiçbir şeyin bitmediği bir ölüm olacak. Bizim yeminimiz var! ‘Hayat denilen kavgaya girdik’ bir defa, ‘bu karanlık yolun sonunda doğacak güneş’ olmaktır andımız!

Güneş ebediyen var olacaktır, unutmayınız!..


önceki eser / sonraki eser